Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Doğaya duyduğumuz özlem



Toplam oy: 99
Claudio Morandini // Çev. Esma Fethiye Güçlü
Timaş Yayınları
İçine sıkıştığımız duvarların içinde buna benzer kitapları okumak, az da olsa nefes almamızı sağlıyor.

Çağımız insanının zihnine, her şeyden ve herkesten kaçıp doğanın kucağına sığınmak yerleşmiş bir kere. Artan şehirleşme ve beraberinde gelen modern sorunlar, insanlarda, yaşadığı yerlerden kaçıp gitme isteği uyandırıyor ister istemez. Mutlu değiliz yaşadığımız yerlerden, sevmiyoruz her gün gördüğümüz insanları. Ve tüm bu tıkanıklıktan bize geriye kalan tek şey ise, stres…

Bazen bir nefes kadar ihtiyaç duyarız, doğanın rahmine yerleşerek kendimizi yeniden var etmeyi.


Bildiğimiz şeylerden bilmediğimiz yerlere kaçıp gitme arzusu, birey hüviyetini idrak etmiş her insanın aklını kaşındıran bir fikirdir. Her zaman gerçekleşmezse de, her daim kendini hatırlatır. Bu eylemin fikir aşamasında kalmasına sebep olan ise, genellikle korkulardır. Bilinmezliğin korkuları geleceğin kaygılarından daha baskın çıkar çoğu zaman. Bu durum edebiyat için de ciddi bir malzeme; Gılgamış’tan Don Kişot’a, Robinson Crusoe’dan İnce Memed’e her karakterin yüreğinde, bulunduğu yeri terk etme arzusu vardır. Çoğu zaman bu arzu toplumsal bir ihtiyaçla maskelenir ama bu eylemi fiziksel hale sokan asıl neden, zihnin kaşınmasıdır.

Edebiyatın her döneminde bu konu hakkında eserler hep üretildi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kaçış yeri insanın kendi içi oldu; 80’lerin başında insanlar kendilerine sığmayıp evrene sığınmaya başladılar. Ve yaşadığımız dönemde, kaçış adresi olarak doğa görülüyor. Yapaylığın toplumun her katmanına sızdığı çağımızda doğal olana kaçmak, ihtiyaçtan da öte, bir özleme dönüşmüş durumda. Dolayısıyla, son yıllarda çağdaş dünya edebiyatında doğaya kaçmayı tercih eden karakterlerin işlendiği romanlar da sıklıkla karşımıza çıkıyor. Claudio Morandini’in Kar, Köpek, Ayak isimli romanı da bunlardan biri.

 

 

Peş peşe dizilen üç nokta…



Adelmo Farandola, yalnızlığın güzel yönlerini gençliğinde keşfetmiştir. Ormanlarda, sarp kayalıklarda ve terk edilmiş madenlerde kaçak olarak geçirdiği o zamanları her daim hatırlar. Ve bir gün, sahip olduğu sinir bozucu suskunluğuyla, sağır edici bir sessizliği olan doğaya taşınır. Fiziksel ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek şeyler dışında hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Tek isteği bu koca ormanda yalnız kalmaktır. Ve öyle de olur. Arada bir ihtiyaçlarını temin etmek için yakın bir köye iner ve işlerini hızlıca hallederek oradan uzaklaşır. Onun yalnızlığa teslimiyeti köydeki insanların elbette dikkatini çeker. Farandola tüm bunların farkındadır ama hiçbiriyle uğraşmaz; onun tek derdi kendi başına kalmaktır. Fakat bir gün, kapısına gelen bir köpek yüzünden hayatı bir anda değişir. Bu düşük çeneli, biraz müstehzi ve çokbilmiş bir köpektir. Aksi ve huysuzun biri olan Farandola, köpeğin beklenmedik gelişiyle birlikte daha da aksileşir...

Kitabın iki sonu var; biri Farandola’nın hikayesinin sonu, diğeri ise yazarın dahil olduğu son. İkinci son, hikayeyi daha net anlamamızı sağlıyor. Ve böylece soru işaretleri de yanıtlanmış oluyor.

Kar, Köpek, Ayak bittiğinde okurun kafasında beliren şey soru işareti değil zaten, peş peşe dizilen üç nokta… İnsanlığın teslim olduğu bir medeniyet biçiminden insanın kopmaya çalışmasının düşünceye bürünmesi… İçine sıkıştığımız duvarların içinde buna benzer kitapları okumak, az da olsa nefes almamızı sağlıyor. Claudio Morandini, gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı Kar, Köpek, Ayak romanında, doğaya duyduğumuz özlemi her satırda belirginleştirerek hüzünlü bir atmosfer sunuyor.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Tolgahan Tarhan

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bir metin/heykel/resim/sinema filmi/tiyatro oyunu üzerine düşünmek, bu düşünmeyi bir metne dönüştürmek nasıl bir süreci göz önüne almak demek? Bu süreci yazıya dökerken, dökme hali için kelimeler her zaman yeterli olur mu? Bunu bir başka şekilde anlatmak mümkün mü? Cem İleri'nin E Evi'ni okurken bu sorular kafamın bir köşesinde hep dönüp durdu.

Havalar ısındı, çiçekler böcekler derken evlilik mevsimi geldi çattı. Binbir türlü hayallerle birçok çift, dünya evine girecekler. Zaman zaman düşünüyorum; bu kadar fazla kişi evlenirken, bir yandan da o kadar fazla evlilik yürümüyor. İşte tam da nedenlerini anlamaya çalışırken, yakın bir zaman önce, hayatıma bir çift giriverdi ve evliliğin nasıl yürüdüğü üzerine kafa patlatmamı sağladılar.

Bugün uluslararası bir şöhret sahibi olan Haruki Murakami, Rüzgârın Şarkısını Dinle’de yazarlığa adım atışının hikayesini anlatıyor. Kısa ve sıcak bir anlatı.

Roman ve öykülerinin yanı sıra nitelikli çevirileriyle de tanıdığımız Fuat Sevimay, bu kez Hep Kitap’ın “Atölye” serisinden, çeviriye ve çevirmenliğe dair bir kılavuzla karşımızda: Çeviri’Bilirsin!: Edebiyatın Gizli Kahramanlığı Hakkında Notlar.

Bir arkadaşımın arkadaşının anlattığı hikayede, kırklarına doğru bir sanat akademisinde çalışmaya başlayan, ilerleyen aylarda da öğrencilerin resim bilgisiyle kendi eksiklerini karşılaştıran bir memur yaşıyormuş. Bu görevli zamanla, işi hızlandırmak için ünlü tabloların kötü kâğıda basılı görüntülerini toplayan, topladıkça haletiruhiyesini dağıtan bir karaktere dönüşüyor.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.