Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Düello, sirk ve darbe



Toplam oy: 314
Özgür Mumcu
April Yayıncılık
Demokrasinin tıkandığı noktaları ve gezegenimizde huzurun mümkün olup olmadığını düşünüp durduğumuz bu tatsız günlerde, Özgür Mumcu kafamızdaki soru işaretlerine farklı bir boyut katıyor.

Uluorta açıklamam doğru mu bilmiyorum ama bir gazeteci öykü ya da roman yazdığında, gazeteci olmayan yazarlar hafiften burun kıvırır, kimseye belli etmeden gözlerini devirir ve içlerinden "Yine mi?" diye mırıldanırlar. Nezaket icabı dışarıya belli etmezler ama genellikle böyledir. Bunun sebebi, "Memlekette yılda toplam altı adet kitap okunuyor, iki tanesini daha kaptırdık," endişesi olabilir. Muhtemelen başka sebepleri de olabilir ama şimdi onlardan bahsetmek istemiyorum. 

 

Dürüst olarak söylüyorum, tanımadan sevdiğim ve saygı duyduğum bir köşe yazarı olan Özgür Mumcu'nun ilk romanının yolda olduğunu duyduğumda hiç burun kıvırmadım; sadece sevindim ve heyecanlandım. Zaten şaka bir yana, sürekli "gerçek" dünyayı yazan bir gazetecinin, bir noktada söylemek istediği şeyleri kurgunun sonsuz olanaklarını kullanarak söyleme arzusunu da hiç yadırgamıyorum.

 

Özgür Mumcu kurgunun sonsuz olanaklarının hakkını vermiş ve ilk roman olmasının getirdiği aksaklıklara rağmen ilgiyle okunan bir maceraya imza atmış. Macera diyorum, zira Barış Makinesi tam anlamıyla bir macera romanı. Birinci Dünya Savaşı'nın eşiğinde İstanbul, Manisa, Paris ve Belgrad dörtgeninde geçen öykünün merkezinde, insanları elektromanyetik dalgalar aracılığıyla barışçıl yapacak bir icat yer alıyor. Karakterlerden biri şöyle izah ediyor: "Bak, herkesin ruhu ve her ruhun bir titreşimi var. Habislik ya da iyilik, merhamet ya da zulüm. Hepsinin ruhtaki titreşimleri farklı. O titreşimleri ölçüp biçebilirsek, ruhta habisliğin ve zulmün yaydığı titreşimleri zapt edecek bir barış makinesi yapabiliriz." 

 

Ancak makinenin işe yaraması için bir miktar siyasi ön hazırlık gerekli: "Avrupa'daki kraliyetler yıkılmayı bekliyor. Yıkılmadıkları için acı çekiyorlar. Birinden başlarsak hepsi onu takip edecek. Biz onların yıkılmasını kolaylaştırmazsak ancak büyük bir cihan harbiyle yok olacaklar. Oysa ardı ardına her yerde ahali yönetimi devralırsa... Londra'dan İstanbul'a her yerde... İnan bana, çok az vakitte bütün memleketlerin halkları bir araya gelip her şeye beraber karar verecek. Bunu ebedi barışın ilk basamağı olarak gör. (...) ve sonra vakti geldiğinde barış makinesini yapabilirsek..."

 

Velhasıl, steampunk türünde bir macera okumakta olduğumuzu zannederken, kendimizi Sırbistan'da politik entrikaların ve bir darbenin ortasında buluyoruz. Aslına bakarsanız, söz konusu barış makinesi, romandaki gerçeküstü tek motif; geri kalanı bir yandan tarihi polisiyelere, bir yandan da 1900'lerde geçen casusluk öykülerine göz kırpıyor. Kahramanımız Celal, İstanbul'da düello, Belgrad'da cunta derken kendisini dev bir sirkte gösteri yaparken bulan, tek yumrukla boğa deviren bir maceraperest. Aynı zamanda, haremde geçen resimli erotik romanlar kaleme alan bir yazar.

 

Böyle anlatınca Barış Makinesi her ne kadar bir tür Jules Verne - James Bond romanı karmasını andırsa da (ve her ne kadar o tarz bir okuma keyfi sunsa da) özünde son derece ciddi bir düşünce deneyi içeriyor. Kahramanlarla birlikte okurun kafasını kurcalayacak soru şu: İyi niyetli bir amaç uğruna -diyelim savaşlara son vermek için- toplumun hür iradesini elinden almak, insanın doğasını değiştirmek kabul edilebilir mi?

 

Öykü anlatmanın heyecanı

 

Barış makinesinin baş harflerinin BM olması bir tesadüf olabilir mi? Yoksa Birleşmiş Milletler'i İlluminati mi idare ediyor? Komplo teorisyenleri bunu da açıklasın lütfen.

 

 

 

Böyle ciddi bir meseleye değinmekle birlikte romanın okura tepeden bakan, didaktik bir tonu yok. Ancak başta dediğim gibi, ilk roman olmasından kaynaklandığını tahmin ettiğim başka sorunları var. Karakterlerden birinin, "Bir edebiyat hayranının bir yazara azıcık bilgiçlik taslaması doğaldır," demesinden cesaret alarak ben de naçizane azıcık bilgiçlik taslayacağım. 

 

Öncelikle şunun altını çizeyim: Özgür Mumcu'nun Barış Makinesi'ni yazarken duyduğu heyecanı fark etmemek mümkün değil. Ancak bazen bu heyecana kendisini biraz fazla kaptırmasının yan etkileri de görülüyor. Sanki anlatmak istediği o kadar çok tarihsel ayrıntı var ki, onları nasıl anlattığı ikinci planda kalıyor. Oysa bu kadar gösterişli bir kurguyu ayakta tutmak için öykünün değil de öykü anlatmanın heyecanını hiç kaybetmemek lazım.

 

Bu hususta ilk şikayetim karakterlerle ilgili. Romandaki esas kişiler, sıradan hayatımızda karşımıza çıkmayacak, büyük işler beceren, büyük tepkiler veren adeta operatik karakterler. Böyle bir macera romanında çok da yadırganacak bir şey değil bu. Ancak sorun şu ki, bu karakterlerin ne istediğini ve istedikleri şeyi elde edemezlerse ne kaybedeceklerini tam olarak kavrayamıyoruz. Bu nedenle başlarına gelenlere yeteri kadar heyecanlanamıyoruz. Bilhassa Celal'i maceradan maceraya sürükleyen temel dürtünün can sıkıntısı olması, onu ideal bir roman kahramanı yapıyor mu emin değilim. 

 

İkinci şikayetim ise romandaki dilin temposuyla ilgili. Özgür Mumcu, düello ve sirk gibi büyük sahneleri çok seviyor ve bunları büyük bir titizlikle işliyor. İşlerken de son derece kısa cümleler kullanarak sert ve hızlı bir ritim tutturmayı tercih ediyor. Diyaloglarda ise (karakterler sık sık uzun açıklamalar yapmak zorunda kaldığı için gayet teatral diyaloglar var) daha eski ve ağdalı bir Türkçeye geçiyor. Bu iki üslup arasındaki gelgitler, kendisini öykünün büyüsüne kaptırmak isteyen okurun dikkatini dağıtıyor. 

 

Aslında saydıklarımın hepsi, ufak tefek dokunuşlarla halledilebilecek pürüzler. Bir okur olarak benim için önemli olan, Özgür Mumcu'nun yerli edebiyatta çok sık rastlamadığımız bir konu ve tür seçimiyle romancılığa hızlı bir giriş yapması. Yer yer "Ah keşke..." desem de -ki sitemlerim yazardan ziyade, kitabın beş kişilik editör takımına yönelikti- Barış Makinesi'ni ilgiyle okudum. Demokrasinin tıkandığı noktaları ve gezegenimizde huzurun mümkün olup olmadığını düşünüp durduğumuz bu tatsız günlerde, kafamızdaki soru işaretlerine farklı bir boyut katıyor. Dahası, bunu capcanlı bir macera romanının içinde yapıyor. 

 

Kitaptaki en sevdiğim karakter, edebiyat meraklısı dedektif oldu; onun üzerinden Özgür Mumcu'nun üstkurmacaya göz kırptığını, yazma eylemini kafaya taktığını ve bunu kurgunun bir parçası haline getirmekten hoşlandığını hissettim. Hep böyle zeki, oyuncu ve zapt edilmesi güç romanlar mı yazacak, yoksa farklı türler mi deneyecek bilmiyorum ama yeni romanlarını merakla bekleyeceğim. 

 

Son olarak sormak istiyorum: Barış makinesinin baş harflerinin BM olması bir tesadüf olabilir mi? Yoksa Birleşmiş Milletler'i İlluminati mi idare ediyor? Komplo teorisyenleri bunu da açıklasın lütfen!

 

 

 


 

 

* Görsel: Ethem Onur Bilgiç

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü.

Sanırım bu yılın ilk aylarıydı; Selçuk Demirel bir röportajında son aylarını satırların altını çize çize, notlar ala ala Kara Kitap’ı okuyarak geçirdiğini, desenler çizip alıntılar seçtiğini belirtiyor, Orhan Pamuk’la işbirliğinin müjdesini veriyordu.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.