Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Erkeklik ve babalık ekseninde bir değişim öyküsü



Toplam oy: 80
Karl Ove Knausgaard // Çevi. Haydar Şahin, Ebru Tüzel
Monokl
Âşık Bir Adam’la artık çocukluk düşlerinden, o döneme ait bağlandığı şeylerden bir bir kopuyor ve yeni bağlılıklar elde ediyor.

Norveçli yazar Karl Ove Knausgaard, 21. yüzyılın en çok konuşulan yazarlarından biri. Kavgam serisi birçok dile tercüme edildi ve kısa sürede çok satanlar listelerine girdi. Knausgaard’un hatırı sayılır bir hayran kitlesi de oluştu ve hatta adına “Knausgaard-mania” denen bir çılgınlık bile türedi. Türkiye’de de bu çılgınlığı, Kavgam serisinin ikinci kitabı Âşık Bir Adam ile yaşıyoruz.


Elbette Knausgaard’un edebi gücünün ve samimiyetinin dayandığı nokta tamamen otobiyografik, “özkurgusal” bir hikaye anlatıyor olması. Üstelik bunu yaparken de gerçekliğin hiçbir boyutunu kaçırmadan; otobiyografinin rahatlığına sığınarak yaşamına dair bazı izleri sansürlemeden; hatalarını, arzularını ve pişmanlıklarını olduğu gibi aktarıyor. En duygusal anlarını da, normalde herkesten gizlemesi beklenen en kötücül yanlarını da “utanmadan, arlanmadan” paylaşıyor.


Kavgam serisinin ilk kitabında, babasıyla ilişkisinin ne anlama geldiğini öyküleyen Karl Ove, alkolik ve huysuz babasının kaybının sarsıcı olduğu kadar içten içe huzur verdiğini de söylemişti; söylemediyse de ima etmişti. Dolayısıyla ilk kitap, Karl Ove’nin ihtiyaç duyduğu baba sevgisini yitirmesini ve onu baskısı altına alan babasının gözle görülmeyen yasalarından kurtulmasını içeren ikircikli bir ruh halini yansıtıyordu. Serinin ikinci kitabı Âşık Bir Adam’da da aslında bir “babalık ve erkeklik durumu” söz konusu. Bir erkeğin âşık oluşu, sırf bunun için yaşadığı ülkeyi, kurulu düzenini değiştirmesi, yaşamını altüst etmesi; aslında pek de memnun kalmayacağı konularda zaman zaman itaatkar, zaman zaman isyankar davranması; çocuk sahibi olmasıyla beraber gelen çelişkiler ve karmaşalarla karşılaşması Karl Ove’nin öyküsünü bir özkurgu hikayesinden bir hesaplaşma romanına dönüştürüyor: babayla hesaplaşma romanına.


Sekiz yıllık evliliğini bir kenara atmasından itibaren bu hesaplaşma, yüzlerce sayfalık bir flashback’le gerçekleşiyor. Bu şekilde okurun zihnini dalgalandıran Knausgaard’un ilk kitapta kullandığı görece feminen dil, burada yer yer son derece katılaşıyor ve maskülenleşiyor. Öyle ki, zaman zaman konuşanın Knausgaard mu, yoksa başka bir karakter mi olduğunu anlamak zorlaşıyor. Bu da, Karl Ove’nin karanlık yanıyla karşılaşmanın yarattığı bir şok, “Yok artık, o kadar da değil!” dedirten bir hisse sebep oluyor. O yüzden roman boyunca şunu akıldan çıkarmamak gerekiyor: Âşık Bir Adam, esasında erkek olmanın ve -toplum nezdinde kabul görecek- erkek kimliğini edinirken yaşanan sıkıntılı sürecin romanı.


 

İlk kitapta, “Yaşadığımız ev her şeyiyle orada duruyor. Tek fark, bir çocuğun ve yetişkinin gerçekliği arasındaki fark, bu şeylerin anlamını taşımıyor olmak,” diyen Karl Ove, Âşık Bir Adam’la artık çocukluk düşlerinden, o döneme ait bağlandığı şeylerden bir bir kopuyor ve yeni bağlılıklar elde ediyor. Ama bu bağlar paradoksal bir şekilde geçmişe de bir şekilde tutunuyor; Linda’ya ve çocuklarına bağlanıyor. Linda için, “Yapmam,” diyeceği şeyleri yapıyor. Karl Ove bile kendi kendine soruyor: “Linda, ben ve bir çocuk? Yeni bir hayat, yeni bir şehir, yeni bir ev, yeni bir mutluluk?”


Kitabın ikinci yarısındaki öykü de bütünüyle Linda’nın hamileliği ve Karl Ove’nin babalıkla tanışmaya hazırlanması, hissettiği o tekinsiz duygunun ikircikli yansımasıya ilgili. Knausgaard, bu ikircikliliği diline de yansıtmayı başarmış. Kitabın ikinci yarısında, Karl Ove’nin Linda’nın hamile olduğunu öğrendiği ve “Bir BEBEĞİMİZ oluyordu, Tanrı aşkına! Bu BÜYÜK bir olaydı!” dediği andan itibaren erkeksi, baskılayan dil, yer yer cinsiyetsiz ve sakin bir tona dönüşüveriyor. Zaman zaman heyecandan ne yapacağını bilemeyen, açık biçimde saçmalayan (Karl Ove’nin durumunda bunun farkında da olan ama pek bir şey yapma gereği hissetmeyen), bir yükselip bir alçalan, çalkantılı bir dile geçiyor Knausgaard, ruh haliyle dili eşzamanlı hale getirebiliyor: “İşte böyle aniden değişen ruh hallerinde dolanıyorduk; sessiz sakin, optimist ve sevecenlikten ani öfke patlamalarına erişiyorduk.” Bu ruh hali ve dil, olayların akışıyla da örtüşüyor. Bir öykü kaybolurken bir diğeri başlıyor, bir öykü güçlenirken bir anda tepesine bir anı biniveriyor.


Linda’nın doğum yapmasıyla birlikte Karl Ove’ye yeni bir kapı, babalık kapısı açılıyor. Kitap boyunca gördüğümüz yazmak için çıldıran, tatil yerine daha çok çalışmak isteyen ve yazmak söz konusu olduğunda çok sevdiği Linda’yı bile karşısına alan Karl Ove’nin, yerini kendini çocuklarına adamış baba rolüne bürünmüş bir erkeğe bırakmış olduğunu görmek tuhaf bir his bırakıyor. Bu tuhaflığı yaratan da Knausgaard’un lineer bir zaman çizgisinde yazmaması, daima “olmuş olacak” olanı bize vermesi ve “olmuş olan”la okuru yakalaması.


Âşık Bir Adam, erkeklik ve babalık ekseninde bir değişimin öyküsü. Bunu Karl Ove de sakınmadan, çekinmeden söylüyor: “Neler oluyor, diye düşündüm. Neler oluyor? Çevremde bir şeyler değişiyordu. Yoksa değişiklik içimdeydi ve daha önce görmediğim bir şey mi görebiliyordum? Yoksa bir düzeneği mi harekete geçirmiştim?”

 

 


 

 

Görsel: Güneş Engin

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü.

Sanırım bu yılın ilk aylarıydı; Selçuk Demirel bir röportajında son aylarını satırların altını çize çize, notlar ala ala Kara Kitap’ı okuyarak geçirdiğini, desenler çizip alıntılar seçtiğini belirtiyor, Orhan Pamuk’la işbirliğinin müjdesini veriyordu.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.