Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Gerçeküstü tiyatronun atasından...



Toplam oy: 167
Alfred Jarry // Çev. Işık Ergüden
Sel Yayıncılık
Kral Übü’yle tanışmak ve onun sonsuz arsızlığına şaşırmak isterseniz, Alfred Jarry’nin absürt dünyasına yumuşak bir giriş olarak da nitelenebilecek Sezar-Deccal, raflarda sizi bekliyor.

“İsa bir başkasının günahları için öldü; benimkiler için değil,” diye başlıyordu Patti Smith’in Gloria adlı ünlü şarkısı. Smith biliyordu ki, özgür birey, karanlık yönlerini –suçu bir şeytana atmadan yüzleşip– sahiplenmiş ve arkada bırakmış insanlar arasından çıkacaktı. Üstelik neye günah denileceği de başka bir meseleydi. Düzenin aksayan yönlerini görüp ona uyum sağlamayı reddetmek de günah diye adlandırılmıyor muydu mesela? Öyleyse şu günah meselesi sadece dini değil, politik bir mevzu da sayılması gerekirdi. Tam da bu yüzden, bir siyasi liderin aslında Deccal olduğunu keşfetmek, kimseyi şaşırtmazdı sanırım. Alfred Jarry de, İsa yeryüzüne dönmeden evvel ortalığı karıştıracak, insanları günaha sevk edecek olan Deccal’in iktidarın tüm imkanlarını elinde toplamış bir siyasi lider olduğunu hayal etmiş, bu liderin adını da Kral Übü koymuştu. Kral Übü, Macbeth’i andırıyordu ama Jarry, güç savaşlarındaki trajediyi gösteren Shakespeare’in izinden gitmek yerine, kahramanını kahkahalar karşısında savunmasız bırakarak rezil etmeyi seçmişti. Şimdi Kral Übü’yü daha yakından tanıyalım.

 

Gerçeküstü tiyatronun atası kabul edilen Alfred Jarry, Kral Übü’nün ilk taslağını çocuk yaşta yaratmıştı fakat okur –ve tiyatro seyircisi– onunla Sezer-Deccal adlı oyun 1895’te yayımlanana kadar tanışamadı. Jarry oyunun ilk perdesinde sahneye Aziz Pierre’yi, İsa’yı ve Sezar-Deccal’i taşıyor ve “insanların artık kapalı bir cennet istemediğini”, “yeni hükümdarın özgür insanları kamçıladığını” anlatıyordu. Üçüncü perdede sahneye çıkan Übü ise, bu hükümdarın nasıl biri olduğunu, nasıl zorbalaşabileceğini gösteriyordu. Tahtın esas sahibine suikast düzenleyerek başa geçen Übü, “Şimdi yapmam gereken yasalar var,” diyerek işe adalet reformuyla koyuluyor, derken maliyeye el atıyor ve evlilik kurumunu bile çıkarlarına hizmet edecek şekilde düzenlemeye yelteniyordu.

 

Alfred Jarry, dönemin tiyatro izleyicisinin alışkanlıklarına seslenmekten uzak, asa yerine bir tuvalet fırçası taşıyan, ağzı bozuk bu absürt karakteri, 1896’da Kral Übü’yü yayımlayarak geliştirecek ve hatta zamanla onunla özdeşleşecekti. Öyle ki, 1906’da Rachilde’ye yazdığı, hastalığına ilişkin mektupta kendisinden Kral Übü diye bahsediyordu!


“İlkel ve ilksel, tenden ve aşktan temizlenmemiş kaba ruhlara Ezeli Yaşam vaat ediyorsun sen; ben Yaşam’ı yaratan Ezeli Ölüm’ü vaat ediyorum onlara, tıpkı karanlığın ışığı yaratması gibi, sabanın ardında bıraktığı dalga dalga çatlamaların dağ çizgilerinde iz bırakan çıkıntıları yaratması gibi,” diye sesleniyor Sezar-Deccal, İsa’ya. “Sonsuz ile Hiç arasında” çekiştirilen insanın kurtuluşu üzerine düşünmek, Kral Übü’yle tanışmak ve onun sonsuz arsızlığına şaşırmak isterseniz, Alfred Jarry’nin absürt dünyasına yumuşak bir giriş olarak nitelenebilecek Sezar-Deccal, raflarda sizi bekliyor. İnsanların bir yol göstericinin büyüsüne kapılmadan, temel hak ve özgürlüklerinden vazgeçmeden yaşadığı o gerçeküstü(!) dünyada buluşmak dileğiyle…

 

 

 


 

 

Görsel: Ece Zeber

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Geçmiş, gelecek ve şimdinin dürülüp tortop olduğu, başlangıçların sonlara, nihayetlerin bidayetlere dönüştüğü, zamanın parçalanmasının bir bakış kusuru olduğu, yalnız ebedi bir şimdi halinin hüküm sürdüğü bir öykü evreni, Aykut Ertuğrul’un eserlerinde karakteristik bir unsur olarak ön plana çıkıyor.

Rebecca Solnit, Kaybolma Kılavuzu’nda, Borges’in az bilinen bir öyküsünden bahseder. Öykünün başkahramanı olan şair, imparatorun muazzam büyüklükteki, dolambaçlı sarayını mükemmel biçimde tarif eden bir şiir yazar.

Mutluluğa Dair Bir Düşünce, belki de isminden ötürü, başta bir “kişisel gelişim” önerisi gibi gelse de; bilakis, daha iyi bir dünya için somut adımlar atmış iki mühim aktivistin imzasını taşıyarak, güçlü argümanıyla okur için tünelin ucunda -belki cılız, belki değil- bir ışık yakma ihtimali taşıyor. Bahsettiğim iki isim Luis Sepúlveda ve Carlo Petrini.

Bir metin/heykel/resim/sinema filmi/tiyatro oyunu üzerine düşünmek, bu düşünmeyi bir metne dönüştürmek nasıl bir süreci göz önüne almak demek? Bu süreci yazıya dökerken, dökme hali için kelimeler her zaman yeterli olur mu? Bunu bir başka şekilde anlatmak mümkün mü? Cem İleri'nin E Evi'ni okurken bu sorular kafamın bir köşesinde hep dönüp durdu.

Havalar ısındı, çiçekler böcekler derken evlilik mevsimi geldi çattı. Binbir türlü hayallerle birçok çift, dünya evine girecekler. Zaman zaman düşünüyorum; bu kadar fazla kişi evlenirken, bir yandan da o kadar fazla evlilik yürümüyor. İşte tam da nedenlerini anlamaya çalışırken, yakın bir zaman önce, hayatıma bir çift giriverdi ve evliliğin nasıl yürüdüğü üzerine kafa patlatmamı sağladılar.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.