Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Gerçeküstü tiyatronun atasından...



Toplam oy: 39
Alfred Jarry // Çev. Işık Ergüden
Sel Yayıncılık
Kral Übü’yle tanışmak ve onun sonsuz arsızlığına şaşırmak isterseniz, Alfred Jarry’nin absürt dünyasına yumuşak bir giriş olarak da nitelenebilecek Sezar-Deccal, raflarda sizi bekliyor.

“İsa bir başkasının günahları için öldü; benimkiler için değil,” diye başlıyordu Patti Smith’in Gloria adlı ünlü şarkısı. Smith biliyordu ki, özgür birey, karanlık yönlerini –suçu bir şeytana atmadan yüzleşip– sahiplenmiş ve arkada bırakmış insanlar arasından çıkacaktı. Üstelik neye günah denileceği de başka bir meseleydi. Düzenin aksayan yönlerini görüp ona uyum sağlamayı reddetmek de günah diye adlandırılmıyor muydu mesela? Öyleyse şu günah meselesi sadece dini değil, politik bir mevzu da sayılması gerekirdi. Tam da bu yüzden, bir siyasi liderin aslında Deccal olduğunu keşfetmek, kimseyi şaşırtmazdı sanırım. Alfred Jarry de, İsa yeryüzüne dönmeden evvel ortalığı karıştıracak, insanları günaha sevk edecek olan Deccal’in iktidarın tüm imkanlarını elinde toplamış bir siyasi lider olduğunu hayal etmiş, bu liderin adını da Kral Übü koymuştu. Kral Übü, Macbeth’i andırıyordu ama Jarry, güç savaşlarındaki trajediyi gösteren Shakespeare’in izinden gitmek yerine, kahramanını kahkahalar karşısında savunmasız bırakarak rezil etmeyi seçmişti. Şimdi Kral Übü’yü daha yakından tanıyalım.

 

Gerçeküstü tiyatronun atası kabul edilen Alfred Jarry, Kral Übü’nün ilk taslağını çocuk yaşta yaratmıştı fakat okur –ve tiyatro seyircisi– onunla Sezer-Deccal adlı oyun 1895’te yayımlanana kadar tanışamadı. Jarry oyunun ilk perdesinde sahneye Aziz Pierre’yi, İsa’yı ve Sezar-Deccal’i taşıyor ve “insanların artık kapalı bir cennet istemediğini”, “yeni hükümdarın özgür insanları kamçıladığını” anlatıyordu. Üçüncü perdede sahneye çıkan Übü ise, bu hükümdarın nasıl biri olduğunu, nasıl zorbalaşabileceğini gösteriyordu. Tahtın esas sahibine suikast düzenleyerek başa geçen Übü, “Şimdi yapmam gereken yasalar var,” diyerek işe adalet reformuyla koyuluyor, derken maliyeye el atıyor ve evlilik kurumunu bile çıkarlarına hizmet edecek şekilde düzenlemeye yelteniyordu.

 

Alfred Jarry, dönemin tiyatro izleyicisinin alışkanlıklarına seslenmekten uzak, asa yerine bir tuvalet fırçası taşıyan, ağzı bozuk bu absürt karakteri, 1896’da Kral Übü’yü yayımlayarak geliştirecek ve hatta zamanla onunla özdeşleşecekti. Öyle ki, 1906’da Rachilde’ye yazdığı, hastalığına ilişkin mektupta kendisinden Kral Übü diye bahsediyordu!


“İlkel ve ilksel, tenden ve aşktan temizlenmemiş kaba ruhlara Ezeli Yaşam vaat ediyorsun sen; ben Yaşam’ı yaratan Ezeli Ölüm’ü vaat ediyorum onlara, tıpkı karanlığın ışığı yaratması gibi, sabanın ardında bıraktığı dalga dalga çatlamaların dağ çizgilerinde iz bırakan çıkıntıları yaratması gibi,” diye sesleniyor Sezar-Deccal, İsa’ya. “Sonsuz ile Hiç arasında” çekiştirilen insanın kurtuluşu üzerine düşünmek, Kral Übü’yle tanışmak ve onun sonsuz arsızlığına şaşırmak isterseniz, Alfred Jarry’nin absürt dünyasına yumuşak bir giriş olarak nitelenebilecek Sezar-Deccal, raflarda sizi bekliyor. İnsanların bir yol göstericinin büyüsüne kapılmadan, temel hak ve özgürlüklerinden vazgeçmeden yaşadığı o gerçeküstü(!) dünyada buluşmak dileğiyle…

 

 

 


 

 

Görsel: Ece Zeber

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Doris Lessing, 1979-1983 yılları arasında yayımlanan ve beş kitaplık bir bilimkurgu serisi olan “Argos’taki Kanopus Arşivleri”nin ilk romanı Şikeste’de, sonsuz uzayın boşluğunda sürüklenen bir gezegenin tarihini ve o gezegenin üzerinde hüküm süren canlıların çıkış ve çöküş öyküsünü anlatıyor.

Suat Derviş, seçkin sınıfın ev içi hayatlarından toplumun yoksul tabakalarına kadar farklı grupları eserlerine yerleştirmiş bir yazar. Korku, gotik, aşk, toplumcu gerçekçi roman, hikaye gibi farklı temalarda ve türlerde eserler vermesinin yanı sıra uzun yıllar gazetecilik de yapmış, Nâzım Hikmet'in teşvikleriyle yazı dünyasına adım atmış bir yazarımız.

Bundan birkaç yıl önce özel bir üniversitede “Benliğim Ne Kadar Benden?” başlıklı bir nöropsikofelsefe sempozyumu olmuştu. (Burada öncelikle başlığın cazibesine kapıldığımı itiraf etmekte bir sakınca görmüyorum.) Psikanalist Bella Habip, “Psikanaliz Kuramları İçinde Benlik Kavramının Serüveni” başlıklı bir konferans vermişti.

Gülüzar, kız çocuklarının Türkiye’de sıkça rastlanan fakat göz ardı edilen benzer hikayelerinden biri aslında. Karakterindeki olağanlık, yaşadığı durumları alışılagelmiş kalıplara yerleştirse de, aslında belli başlı bir sorunun baş kahramanı olduğu gerçeğini okuyucunun yüzüne vuruyor.

Çok sevdiğiniz insanlar hakkında konuşması zordur. Sevginiz öyle bir taşar ki, kalbinizden yükselen heyecan dalgası nefesinizi keser. Kelimeler dilinizden dökülemez, dışarıdan bakana anlamsız gelecek birtakım jest ve mimiklere dönüşür. En azından benim için böyledir bu. Çok sevdiğiniz bu insan bir yazar ve siz de onun hakkında bir yazı kaleme alacaksanız durum pek fena.

 

Söyleşi

Serhat Tolga Yıkıcı ve Ayşegül Kirpiksiz ile söyleşi:


 “Wattpad genç okuru daha iyi anlamamıza imkan veriyor.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.