Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Hamlet doğmak



Toplam oy: 31
Ian McEwan // Çevi. İlknur Özdemir
Yapı Kredi Yayınları
Fındık Kabuğu, babasını annesi ile amcasının işlediği cinayete kurban veren Hamlet’in sıkışmışlığını bir metafor olmaktan çıkarıyor.

2016 yılı, Shakespeare’in ölümünün 400. yıl dönümüydü; ve bu vesileyle yazar, özellikle İngiltere’de pek çok etkinlikle anıldı. Bu etkinlikler arasında roman okurlarını en çok heyecanlandıran ise şüphesiz Shakespeare’in eserlerinin Hogart Press öncülüğünde, Jeanette Winterson, Jo Nesbo, Margaret Atwood, Giliian Flynn gibi yazarlar tarafından yeniden kaleme alınması olmuştu. (Hatırlatmak gerekirse, bu romanlardan ilk ikisi -Zaman Boşluğu ve Cadı Tohumu- yakın zamanda Türkçeye de ulaştı.) Şimdi ise elimizde, İngiltere’de geçen yıl esen bu Shakespeare rüzgarına kayıtsız kalamayan Ian McEwan’ın son romanı Fındık Kabuğu var.


Yayımlanır yayımlanmaz İngiltere’nin çok satan kitaplar listesine giren Fındık Kabuğu, babasını annesi ile amcasının işlediği cinayete kurban veren ve böylece aslında sadece babasını değil, annesini de kaybeden Hamlet’in sıkışmışlığını bir metafor olmaktan çıkarıyor. Güveni annesi tarafından sarsılmış bir insanın artık bir başkasına güvenmesi, duygusal sağlığını muhafaza etmesi elbette çok güçtür; fakat söz konusu olan duygusal gelişimini tamamlamamış biriyse, yani bir çocuksa yara çok daha derin olacaktır mutlaka. Peki ya söz konusu olan bir fetüs ise? McEwan bu sorunun peşinden giderek doğumuna birkaç gün kala, en huzurlu ve en korunaklı olması gereken yerde, sevilmediği ve istenmediği kuşkularıyla, gelecek kaygılarıyla boğuşan Hamlet’le tanıştırıyor bizi, rahmin duvarları üstüne üstüne geliyor Hamlet’in. Babasının nasıl öldürüleceğini dinlerken planlara müdahale edememenin (Edemeyecek mi sahiden?) acısını da yaşıyor. Shakespeare’in Hamlet’i hiç değilse bu dertten azadeydi.

 


Hamlet’in annesi Gertrude, Fındık Kabuğu’nda Trudy olarak çıkıyor karşımıza; amcası Claudius ise Claude olarak… Ve kitap Hamlet’ten bir alıntıyla açılıyor, böylece romanın adının nereden geldiğini de anlıyoruz: “Ah, Tanrım, kötü rüyalar görmeyecek olsam; bir fındık kabuğuna bile sığar ve yine de kendimi kainatın kralı sayabilirim.” Fetüs Hamlet, dünyayı annesinin neredeyse tüm boş zamanlarında dinlediği podcastlerle tanıyor. Bizzat deneyimlemediği için dış dünyayı tanımlayan sıfatların tam tamına neye tekabül ettiğini kavrayamasa da, duyduklarını birbirlerine referansla yan yana dizip makul bir lejant oluşturuyor ve zihninde kurguladığı isabetli haritada kaybolmadan, derinlikli (ve eğlenceli) yorumlar yaparak ilerliyor. Bizim bu sürece ikna olmamız ve küçük Hamlet’in analizlerinden keyif almamız da McEwan’ın başarısı tabii.


Annenin nasıl bir hamilelik geçirdiğinin, öfkeli veya stresli anlarda vücutta salgılanan hormonlar bebeğe ulaştığı ve bebeğin bu hormonlara ilişkin eşiklerini etkilediği için, önem taşıdığı biliniyor artık. “Keşke hiç doğmasam,” diyerek iç geçiren bir fetüs, insanı yetişkin bir Hamlet’in yakarışlarından daha fazla üzüyor bu yüzden. Fakat ortalama normal doğum süresinin ilk bebekte 10-15 saat, sonraki doğumlarda ise 5-7 saat arasında gerçekleştiğini de biliyoruz ve bu yüzden kitabın sonundaki doğumun pek gerçekçi sayılamayacak basitliği bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor; oysa bu epeyce sadeleştirilmiş tabloya sinema filmlerinden alışmış olmalıydık. Peki, kadının suyunun gelmesiyle başlayıp anında sıklaşan sancıları ve çabucak nihayete eren doğumu neden bu kadar seviyor (erkek) yazarlar ve yönetmenler? Doğumu basite indirgemek, ataerkil toplumsal yapının bir sonucu olmalı.


Fındık Kabuğu, annesinin karnından bize seslenen anlatıcısıyla farklı ve her kütüphanede bulunması gereken bir roman.


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çoğu roman ve öykünün, gerçek hayatın aksine, bir odağı bulunur; olaylar bu odak doğrultusunda, bir neden-sonuç ilişkisi içerisinde akar ve hikaye, odağa hizmet etmeyen detaylardan temizlenmiştir.

Edebiyatımızın modernleşme döneminin en büyük etkileri hiç kuşkusuz Fransız edebiyatından; Osmanlı’nın Fransa ile olan siyasi ilişkileri edebi ilişkileri de beraberinde getirmiş. Victor Hugo, Corneille, Racine, Molière, Chateaubriand, Lamartine, sonrasında Théodore de Banville, Alfred de Musset, François Coppée, Sully Prudhomme ve daha niceleri...

“İstersen her yer, her şey kitap!” Böyle diyor Antikçağ. Artık kullanmaya epey alıştığımız bir nesne olarak kağıdın, hatta usul usul aktığı dijital ortamın dışında kitap, birçok malzemeyle yapılıyordu: taş, keten, hayvan derisi... Hatta ahşap ve bugünkü yordamından farklı biçimde ağaç kabuğuyla bile. Dağda ve çölde ne varsa.

Latin Amerika’nın Poe’su olarak bilinen, kısa öykünün büyük isimlerinden Uruguay asıllı Horacio Quiroga’nın 1917 tarihli Aşk, Delilik ve Ölüm Öyküleri, ilk kez Türkçeye çevrilmiş oldu. Quiroga’yı bizimle tanıştıran bu ilk kitap, yazarın kendi seçkisi olması açısından ayrı bir kıymete sahip.

Aslında daha çok, çocuk kitaplarıyla tanınan Rindert Kromhout’un Klaus Mann: Thomas Mann’ın Oğlu Olmak romanı, kitabın kapağından olsa gerek, Klaus Mann’ın babasıyla ilgili yazdığı bir kitap izlenimi veriyor önce.

Söyleşi

Zeynep Şen

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.