Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Hamlet doğmak



Toplam oy: 12
Ian McEwan // Çevi. İlknur Özdemir
Yapı Kredi Yayınları
Fındık Kabuğu, babasını annesi ile amcasının işlediği cinayete kurban veren Hamlet’in sıkışmışlığını bir metafor olmaktan çıkarıyor.

2016 yılı, Shakespeare’in ölümünün 400. yıl dönümüydü; ve bu vesileyle yazar, özellikle İngiltere’de pek çok etkinlikle anıldı. Bu etkinlikler arasında roman okurlarını en çok heyecanlandıran ise şüphesiz Shakespeare’in eserlerinin Hogart Press öncülüğünde, Jeanette Winterson, Jo Nesbo, Margaret Atwood, Giliian Flynn gibi yazarlar tarafından yeniden kaleme alınması olmuştu. (Hatırlatmak gerekirse, bu romanlardan ilk ikisi -Zaman Boşluğu ve Cadı Tohumu- yakın zamanda Türkçeye de ulaştı.) Şimdi ise elimizde, İngiltere’de geçen yıl esen bu Shakespeare rüzgarına kayıtsız kalamayan Ian McEwan’ın son romanı Fındık Kabuğu var.


Yayımlanır yayımlanmaz İngiltere’nin çok satan kitaplar listesine giren Fındık Kabuğu, babasını annesi ile amcasının işlediği cinayete kurban veren ve böylece aslında sadece babasını değil, annesini de kaybeden Hamlet’in sıkışmışlığını bir metafor olmaktan çıkarıyor. Güveni annesi tarafından sarsılmış bir insanın artık bir başkasına güvenmesi, duygusal sağlığını muhafaza etmesi elbette çok güçtür; fakat söz konusu olan duygusal gelişimini tamamlamamış biriyse, yani bir çocuksa yara çok daha derin olacaktır mutlaka. Peki ya söz konusu olan bir fetüs ise? McEwan bu sorunun peşinden giderek doğumuna birkaç gün kala, en huzurlu ve en korunaklı olması gereken yerde, sevilmediği ve istenmediği kuşkularıyla, gelecek kaygılarıyla boğuşan Hamlet’le tanıştırıyor bizi, rahmin duvarları üstüne üstüne geliyor Hamlet’in. Babasının nasıl öldürüleceğini dinlerken planlara müdahale edememenin (Edemeyecek mi sahiden?) acısını da yaşıyor. Shakespeare’in Hamlet’i hiç değilse bu dertten azadeydi.

 


Hamlet’in annesi Gertrude, Fındık Kabuğu’nda Trudy olarak çıkıyor karşımıza; amcası Claudius ise Claude olarak… Ve kitap Hamlet’ten bir alıntıyla açılıyor, böylece romanın adının nereden geldiğini de anlıyoruz: “Ah, Tanrım, kötü rüyalar görmeyecek olsam; bir fındık kabuğuna bile sığar ve yine de kendimi kainatın kralı sayabilirim.” Fetüs Hamlet, dünyayı annesinin neredeyse tüm boş zamanlarında dinlediği podcastlerle tanıyor. Bizzat deneyimlemediği için dış dünyayı tanımlayan sıfatların tam tamına neye tekabül ettiğini kavrayamasa da, duyduklarını birbirlerine referansla yan yana dizip makul bir lejant oluşturuyor ve zihninde kurguladığı isabetli haritada kaybolmadan, derinlikli (ve eğlenceli) yorumlar yaparak ilerliyor. Bizim bu sürece ikna olmamız ve küçük Hamlet’in analizlerinden keyif almamız da McEwan’ın başarısı tabii.


Annenin nasıl bir hamilelik geçirdiğinin, öfkeli veya stresli anlarda vücutta salgılanan hormonlar bebeğe ulaştığı ve bebeğin bu hormonlara ilişkin eşiklerini etkilediği için, önem taşıdığı biliniyor artık. “Keşke hiç doğmasam,” diyerek iç geçiren bir fetüs, insanı yetişkin bir Hamlet’in yakarışlarından daha fazla üzüyor bu yüzden. Fakat ortalama normal doğum süresinin ilk bebekte 10-15 saat, sonraki doğumlarda ise 5-7 saat arasında gerçekleştiğini de biliyoruz ve bu yüzden kitabın sonundaki doğumun pek gerçekçi sayılamayacak basitliği bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor; oysa bu epeyce sadeleştirilmiş tabloya sinema filmlerinden alışmış olmalıydık. Peki, kadının suyunun gelmesiyle başlayıp anında sıklaşan sancıları ve çabucak nihayete eren doğumu neden bu kadar seviyor (erkek) yazarlar ve yönetmenler? Doğumu basite indirgemek, ataerkil toplumsal yapının bir sonucu olmalı.


Fındık Kabuğu, annesinin karnından bize seslenen anlatıcısıyla farklı ve her kütüphanede bulunması gereken bir roman.


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hasta ve geri döndürülemez biçimde sakatlanmış çocuklarla dolu bir hastanenin koridorlarında dolaşırken, Scott Stambach’in beni oraya nasıl sürüklediğini merak etmekten kendimi alamadım. Belki özel ihtiyaçları olan çocuklara öğretmenlik yapması, belki de Çernobil gibi bizi de çok yakından etkileyen bir konu seçmesi bu etkiyi yaratıyordu.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş.

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.