Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

İyicil sihir



Toplam oy: 63
Hasan Ali Toptaş
Everest Yayınları
Hasan Ali Toptaş karşılıksız sevginin, dikey ilişkilerin sızamadığı birlikteliklerin ve iyiliğin romanını yazmış.

Kuşlar Yasına Gider’in anlatıcısı bir oğul. Tüm çocuklar gibi babasının hikayelerini merak eden, ellili yaşlarında bir oğul. Hepimiz gibi bir baba hikayeleri toplayıcısı esasında o da. Babayla, baba otoritesiyle “meselesi” olan roman kahramanlarından birisi değil ama. Sakin, beklemeyi iyi bilen bir hikaye toplayıcısı. Kocayan ağacın nedense hâlâ serpilmemişlerine, narin meyvelerine doymaksızın saldırmayan, gölgesinde büyüdüğü o ağaca güven duymayı öğrenmiş, şanslı çocuklardan. Yalnızca toprağa bırakılan olgun hikayeleri alıp şükranla bohçasına atan, duyduğu her lokmanın hakkını veren bir çocuk.

Hikayelerin toparlanışındaki bu dinginlik kadar, bohçada birikenleri böylesine sessiz, bağırıp çağırmadan anlatabilmek de bir parça sihir işi. Bu sihir hali oğlun babaya duyabildiği derin ve yumuşak, yine de her baba-oğul ilişkisine bir parça musallat, o ölçülü sevme halinden ileri geliyor biraz da: “Ne diyeceğimi bilemeden, usulca yutkundum. İçimden kalkıp babama sarılmak geçti aslında ama yapamadım bunu, baktım sadece. O da bana baktı gözlerini hiç kırpmadan. O an, birbirimize bakışlarımızla sarıldık sanki.”

 

 

Kuşlar Yasına Gider, Toptaş’ın gerçekle düş arasında dolaştığı romanlarından birisi değil; aksine, kurmaca evrenin gündelik gerçekliğe belki de en çok yaklaştığı romanı. Buna rağmen yukarıda bahsi geçen, bakışlarla, sözünü etmeden yapıp etme halinin romanda önemli bir yer kapladığı söylenebilir. Kurmaca zamanının daha çok düşlerden örüldüğü Toptaş’ın o aşina olduğumuz gezgin evreni burada da bir ölçüde kendini hissettirmiş. Toptaş, düş mekanlarından uzak durmayı tercih ettiği bir romanda dahi gerçeklik-dışı kimi unsurları akışa yön veren “leitmotifler” olarak kullanmış. Yine de bu tercih kitabın akıcılığını sekteye uğratamamış. İster düşsel olsun ister gerçeklik zemininde, zaten bilgece yerli yerine işlenmiş öğelerin gücü anlatının sonuna gelindiğinde zirveye çıkıyor. Toptaş karşılıksız sevginin, dikey ilişkilerin sızamadığı birlikteliklerin ve iyiliğin romanını yazmış oluyor. Kısa süre önce verdiği röportajlardan birinde, yazar aksini beyan etmediği sürece hiçbir romanın otobiyografik olamayacağını söylüyordu Hasan Ali Toptaş. Kendini sıklıkla tekrar edecek, haliyle sevimsiz bir konu olsa, Toptaş’ın roman kahramanıyla arasındaki benzerlikler (toplu konutlarda yaşamak, memleket, türkü tutkusu, hatta anlatıcının kitapta, Toptaş’ın söyleşilerde anlatıcıyla yazarın farklı kişiler olmasına yaptığı vurgu gibi) otobiyografik bir okumanın önünü açabilir. Bu benzerliklere kapılmak romanın Toptaş’ın yaşam öyküsü olarak okunmasına yol açmamalı, buna şüphe yok. Yine de ben Toptaş’ın, Tristram Shandy’i de en yukarılara koyduğu “ödünç vermek istemediği kitaplar” listesini, Kuşlar Yasında Gider’in anlatıcısının Tristram Shandy’nin üçüncü baskısının peşinde düştüğü sıralarda yaptığını hayal etmekten kendimi alıkoyamıyorum.

 


 

 

Görsel: Tolga Tarhan

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü.

Sanırım bu yılın ilk aylarıydı; Selçuk Demirel bir röportajında son aylarını satırların altını çize çize, notlar ala ala Kara Kitap’ı okuyarak geçirdiğini, desenler çizip alıntılar seçtiğini belirtiyor, Orhan Pamuk’la işbirliğinin müjdesini veriyordu.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.