Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Karşı kıyının sürgünü



Toplam oy: 60
Sergey Dovlatov // Çev. Ayşe Hacıhasanoğlu
Jaguar Kitap
Dogmalar, ezbere kalıplar yoluyla Puşkin’i ulusal bir kültür simgesi olarak kabullenmekle yetinen bir güruhun karşısında Puşkin’e maymun diyebilen bir insan Boris.

Sergey Dovlatov, Sovyetlerin çöküşünden sonra nihayet Rusçada da rahatça okunmaya başlanabilen bir sürgün yazar. Yaşadığı süre boyunca Rusya’da yalnızca tek bir kitabı basılabilmiş: Nevidimaia Kniga. Yayımlanmasından kısa bir süre sonra da kitabın tüm kopyaları KGB tarafından toplatılıp mahvedilmiş. Kitabın İngilizcedeki ilk baskısının (1979) başlığının Invisible Book (Görünmez Kitap) olması bu vahşi eylemin doğruca yüzüne fırlatılmış buruk bir gülümseme gibi duruyor.

Memleketinde sansürlenmiş, ancak yurt dışında, o da kitaplarının kopya kağıdı, el yazısı ya da daktilo ile çoğaltılarak arkadaşlar arasında dağıtılmasıyla (yani “samizdat” yoluyla) okunabilen, memleketinde ancak ölümünden sonra takdir edilebilen bir yazar Sergey Dovlatov (evet, bu karşı kıyıda da sıkça oluyor).

1978’de Sovyetler Birliği’ni terk edip New York’a yerleşen Dovlatov, Nabokov’dan sonra New Yorker’da öyküsü basılmış ilk Rus yazar. Yine de uzun bir zamandan bu yana İngilizce konuşulan dünyada ismi de, yazdıkları da öyle pek konuşulmuyor yazarın, yazılıp çizilmiyor. Olsun, iyi haberler de var. Dovlatov, 2004’te yayımlanan Bavul’dan sonra, yakınlarda ikinci kez Türkçeye kazandırıldı. Puşkin Tepeleri’ne İngilizceye çevrilmesinden kısa bir süre sonra Türkçede, hem de Rusça özgün metnin çevirisiyle ulaşabiliyoruz artık.

 

 

 

 

 

Liderler ve yazarlar kültü



Kitap Sovyet Gazeteciler Birliği üyesi, muhalif ve pek tabii sansür kurbanı yazar Boris Alihanov’un Puşkin Tepeleri Turizm Tesisleri’nde tur rehberi olarak geçirdiği birkaç ayı önümüze getiriyor. Boris’in “Tepeler”de kalırken yanından ayırmadığı yakın geçmişi, bize birkaç dakikalığını kaçırdığımız bir filmin ilgili bölümünü geri sarabilme gibi bir olanak veriyor. Böylece Boris’in, Puşkin’in vaktizamanında yaşadığı, şimdi de devletin turizme açtığı bölgeye gidişine yön veren günlerinden karısıyla tanışmasına, maruz kaldığı örgütlü sansür politikalarından umursamaz görünen, söz dinlemez karakterinin filizlendiği çevreye bir göz atabiliyoruz.

Kitabı inkar edilebilecek gibi olmayan otobiyografik taraflarıyla da değerlendirmek mümkün. Dovlatov, Birlik üyesi bir gazeteci olarak çalıştığı sırada ek gelir elde etmek için, tıpkı Boris gibi, Pskov Oblastı’ndaki Puşkin Tepeleri’nde bir yaz boyunca tur rehberliği yapmış. Ermeni bir anne ve Yahudi bir babaya sahip olan da sadece Boris değil üstelik. Hem Boris’te hem de Dovlatov’da toplumcu edebiyata, “köy edebiyatı”na karşı mesafeli bir tavır göze çarpıyor. İkisinin de yazdıklarını “basmıyorlar, yayımlamıyorlar. Almıyorlar aralarına. Kendi eşkiya çetelerine.” Lider kültünden nefret eden yalnızca Boris değil, yaşadıklarına bakılırsa Dovlatov da Stalin’den nefret ediyor olmalı, hatta bu neredeyse zorunlu gözüküyor bana. İkisinin de “dışı kızıl, içi anayasal demokrat.”

Dovlatov, Sovyetler’de yaygın olanın yalnızca ideal toplum kültüyle bezenmiş bir lider kültü olmadığını da söyletiyor Boris’e. Nasıl ki “üst-kültler” siyasetin, genel anlamda da toplumun başına büyük belalar açıyorsa, yazar/lar kültü de edebiyata ciddi zarar veren bir hezeyan aslında: “Viktoriya Albertovna benimle konuşurken kuşkuyla gülümsüyordu. Buna artık alışmaya başlamıştım. Puşkin kültünün bütün müritleri şaşırtıcı derecede kıskançtı. Puşkin, onların ortak malı, tapınırcasına sevdikleri, şefkatle üzerlerine titredikleri evlatlarıydı. Bu özel ve kutsal varlığa yönelik her türlü kasıtlı söz onları sinirlendiriyordu.” Dogmalar, ezbere kalıplar yoluyla Puşkin’i ulusal bir kültür simgesi olarak kabullenmekle yetinen bir güruhun karşısında Puşkin’e maymun diyebilen bir insan Boris. Ama kendi sahici sözcükleri, fikirleri de var, Puşkin’i ısrarla mütevazi bir biçimde anlamaya çalışan Boris’in: “Onun edebiyatı, ahlakın üstündedir. Ahlakı yener ve hatta onun yerini alır. Onun edebiyatı duayla, doğayla hısımdır… Bununla birlikte ben bir edebiyat uzmanı değilim.”

“Yenilikten uzak, ideolojik bakımdan değerli, yine de bir alıntı kadar inandırıcı ses veren” sözümona toplumcu yazarların yazdıklarındaki “en parlak, an açık şeylerin ifade bozuklukları ve dizgi hataları” olduğunu söyleyen cesur birer karakter Boris ve –büyük ölçüde– Dovlatov. İşin en dikkate değer taraflarından biriyse, Boris’in bütün bu olan bitene karşın yine de Rusya’dan ayrılmaya hemen razı olmaması. Dil yüzünden. “Dil. Başkasının dilinde kişiliğimizin yüzde seksenini yitiriyoruz. Şaka yapma, dalga geçme yeteneğimizi kaybediyoruz. Bir tek bu dehşete düşürüyor beni.” Memleketin belki de en çok dil olduğunu söyleyen bir metin Puşkin Tepeleri. Sesi bazen ne kadar kasvetli çıkarsa çıksın, içinde barınanı gülümsetecek şeyleri illa ki bulup buluşturan. Bitirmeden, hem bu sesi Türkçeye kazandıran hem de kitap boyunca sıklıkla karşımıza çıkan ayrıntılı dipnotlarıyla kitap içindeki atıfları berraklaştıran Ayşe Hacıhasanoğlu’na sahici bir teşekkür etmek gerekiyor.

 

 


 

 


Görsel: Tolga Tarhan

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü.

Sanırım bu yılın ilk aylarıydı; Selçuk Demirel bir röportajında son aylarını satırların altını çize çize, notlar ala ala Kara Kitap’ı okuyarak geçirdiğini, desenler çizip alıntılar seçtiğini belirtiyor, Orhan Pamuk’la işbirliğinin müjdesini veriyordu.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.