Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Kerouac gemide



Toplam oy: 158
Jack Kerouac // Çev. Garo Kargıcı
Siren Yayınları
Deniz Benim Kardeşim, yolun ve yolculuğun başlangıcının Jack Kerouac için ne anlama geldiğini ortaya koyuyor.

Onca hikayeden sonra filmi başa sarıyoruz. “Jack Kerouac'tan okumadığımız ne kaldı?” sorusuna, Deniz Benim Kardeşim güzel bir yanıt. Yirmisine yeni basmışken kaleme aldığı kitap, Kerouac'ın özgürlüğe doğru gidişini, yola tam anlamıyla çıkışını simgeliyor. Yolun ve yolculuğun başlangıcının Kerouac için ne anlama geldiğini ortaya koyuyor. 

 

1942'de, macera arayışındaki Kerouac gemiye atlayıp “dünyayı tanıma” düsturuyla girişilebilecek en zor seferlerden birine çıkıyor ve Grönland'a yollanıyor. Sefer sırasında tuttuğu günlükler ve aldığı notlar da 2011'de Deniz Benim Kardeşim adıyla romanlaşıyor. 

 

Kerouac'ın hayatı boyunca aradığı ve erişmeye çalıştığı “anlam,” belki de en saf ve etkili biçimiyle işte bu Grönland yolculuğunda ortalığa saçılıyor. Aslında bu seyahat öyle hemen başlamıyor; karada ne yapmaması gerektiğini bildiği ve “Ruh ancak özgürlük içinde serpilir” lafını kovaladığı günlerin ardından gemiye atlıyor Kerouac. Karadaki durağan hayatın aksine denizlerdeki enginliğe koşma arzusu, romandaki kahramanların da içini kıpır kıpır ediyor. Tabii büyük bir kitlenin, birbirinin boğazına sarılmaya pek hevesli olduğu savaş ortamında sulara açılma fikri, son derece anlamlı ve barışçı bir eylem. 

 

 

Denizlerde gezinen kaptan Wesley Martin'le kitaplar arasında dolanmayı tercih eden Bill Everhart'a yoğunlaşan Deniz Benim Kardeşim, Kerouac'ın sonradan başına çok iş açan şizoid ruhunun ve bölünmüş kişiliğinin de bir örneği. Kitap, dönemin siyasi havasını yansıtmasının yanında, Kerouac'ın coşkusunun kahramanlar aracılığıyla anlatımı aynı zamanda. 

 

Yolda olmayı önemseyen Kerouac'ın, denize açılma düşüncesiyle kendisinden geçen Bill karakteriyle özdeşleştiğini söyleyebiliriz. Bill'in yaptığı bütün hazırlıklar, bir an önce gemiye atlayıp mavi boşluğa ulaşmak üzerine kurulu. New York'ta öğretmenlikle geçen günlerin anlamsızlığını ve hemen hiçbir şeyi sahiplenmeyişini Bill'e tam anlamıyla gösteren de yine denize açılma hayali. Akademik yalıtılmışlığın onu yiyip bitirdiği de bir gerçek; kafasının karışıklığı ve doluluğu, Bill'i denize doğru itiyor: “Doğasının bir yanı karşı koysa da kitaplara gömülü karamsar hayatına bir süreliğine ara vermek hiç de ahmakça değildi! Kendi hayatını, ahlak sınırları içinde, tercih ettiği şekilde ve dilediğince yaşamasının neyi yanlış olabilirdi?” Peki, Bill'in “hayatım” dediği şey denizden önce neyle doluydu? Kitaplar, kara yoluyla ABD turu, bocalamalar ve kafasındaki bir ton sorunla... 

 

Bill'in gemi macerası, edebiyat eleştirisi kitaplarından aşina olduğu “gerçekliğin” tam göbeğine düşmesini sağlıyor: Adeta küçük bir dünya olan gemi, Kerouac tarafından çeşit çeşit insanın yer aldığı ve kardeşliğin kapısını açan bir simge biçiminde tasvir ediliyor. 

 

Kerouac'ın, deniz ve gemi anlatımıyla bize yaşattığı şey, bir kendinden geçme hali. Rüzgarı yiyen beden, gemiyle beraber savrulan ruh, dalgaları temaşa eden gözler... Bunların hepsi “okyanusun arındıran gücünün” yansıması. 

 


 

* Görsel: Elif Demir

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü.

Sanırım bu yılın ilk aylarıydı; Selçuk Demirel bir röportajında son aylarını satırların altını çize çize, notlar ala ala Kara Kitap’ı okuyarak geçirdiğini, desenler çizip alıntılar seçtiğini belirtiyor, Orhan Pamuk’la işbirliğinin müjdesini veriyordu.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.