"Umami," dilimizin algıladığı beşinci tat anlamına geliyor; tatlı, acı, tuzlu ve ekşiden oluşan yaygın tat algısının dışında bir kavram. Batı tarafından hayli geç keşfedilen ve Japoncada "lezzetli" anlamına gelen bu sözcüğün İngilizce karşılığıysa "savory," iştah açıcı.
Umami, Meksika asıllı Laia Jufresa’nın ilk romanı. Romanda, 2000 ile 2004 yıllarını kapsayan dönem içerisinde yaşananlar, çizgisel olmayan bir akış içinde anlatılıyor. Bir yakınlarını kaybeden karakterlerin (karısını, kardeşini, evladını...) ortak özelliği, bu kayıpların yarattığın süreçle mücadele edememesi, daimi bir suçlu arayışı ve aslında herkesin kendini suçlaması. Diğer bir deyişle bu karakterlerin hayatlarında umami yok; Çan Sitesi’nde, birbirinden lezzetsiz hayatlarına devam ediyorlar...
Umami’de anlatıcımız, çoğunlukla Ana; bazı bölümlerde Alfonso, Pina ve Marina da konuk anlatıcılar olarak araya giriyor. 12 yaşında bir kız çocuğu olan Ana, ailesiyle birlikte Mexico City’deki Çan Sitesi’nde, her birinin kendine özgü tuhaf hikayeleri olan komşularıyla birlikte yaşıyor. Bir çocuğun gözünden olanları okurken roman, okuruna, yetişkinler dünyasından aldıkları bilgilerin, gördüklerinin ve duyduklarının çocuklara nasıl yansıdıklarını da inceleme imkanı sunuyor. Ana’nın kardeşi Luz, çocukluk döneminde gölde boğularak hayatını kaybediyor. Bu kayıp, Ana’nın hayatının bu olaydan sonraki seyrini geri döndürülemez şekilde değiştiriyor. Kardeşinin boğulmasıyla birlikte hem kardeşini hem de annesini yitirmiş oluyor; annesi, Luz’u kurtaramayan kişi olmaya saplanıp kalmış durumda. Ana da çare olarak Agatha Christie’nin hayali dünyalarına yolculuğa çıkıyor. Gerçek dünya ve orada olanlar, daha 12 yaşındayken bile yeterince canını sıkıyor zira. Hayatta aradığı umamiyi kitaplarda buluyor.
Ana’nın annesi Linda, Luz’un gölde boğulmasının ardından aklına yerleşen ve içini kemiren soruya kabul edilebilir bir cevap bulmaya çalışıyor; yüzme bilen biri nasıl olur da gölde boğulabilir? Cevap yok. Alf, karısının bir anda onu ve hayatı terk ederek ölmesini anlamaya çalışıyor; “Hayatımın umamisi yokken yaşamaya nasıl devam edeceğim?” Verecek bir cevabı ise yok.
Kısa ama derin
Umami tadını temsil eden yiyecekler, muhakkak glutamat içermelidir; glutamat içermeyenler umami tadını temsil edemezler. Kadınlar, belli bir yaştan sonra muhakkak çocuk sahibi olmayı istemelidirler. Noelia gibi bu istekten uzak olanlar, kadınlığı temsil edemezler. Bütün anneler, evlatlarını her türlü kötü şeyden korumalıdırlar. Linda gibi, çocuğunu ölümden koruyamayan anneler, huzuru hak ekmezler. Kitaptaki her karakter umamiyle ve onun temsil ettikleriyle ilişki içerisinde; herkesten beklenen şeyler var, gerçekleşmediğinde insanın yakasını bırakmayan şeyler... Alfonso’nun karısı Noelia, kapana kısılmışlığı anlatırken aslında hepimizin hissettiği içinden çıkılmaz ikilemlerin etkilerini sorguluyor: “İnsan olmanın temel iki şartı bulunur, evlat ve ebeveyn olmak. Ben, bu koşullardan yalnız birini deneyimlemeyi seçiyorum. Peki bu bir anlamda yalnız yarısını seçiyorum mu demek oluyor? Eğer her iki koşulu da sağlıyorsan bu bir nevi iki kimliğe sahip olmak gibi, kız evlat ve anne. Ben yalnız birini seçiyorum o kadar; tek bir kimliğin kendi içinde bir tutarlılığı var; fakat başkaları böyle düşünmüyor. Eğer bu kimliklerden yalnızca birine sahipsen diğerleri seni birden az insanmışsın gibi görüyor… Eğer bu kimliklerden yalnızca birine sahipsen, yalnızca kadınsan, insan olma şartının yarısını yerine getirmediğin varsayılıyor veya kadın olma şartı da diyebiliriz. Anlatmak istediğim şey; yani çok saçma değil mi? Yalnız birine sahipsen yarımsın.”
Umami’de merkezde yer alan birkaç olay var ama yazarın asıl tercihi, karakterlerde odaklanmak. Okur, diyaloglar ve monologlar aracılığıyla karakterlerle öylesine yakınlaşıyor ki onların birer kurgu olduğu gerçeğinden uzaklaşıp karakterlerle birlikte anlatılanlara dahil olabiliyor. Kitapta odağa alınan tüm karakterler ve bu karakterin yaşamlarının tamamına melankoli hâkim: Kimse, yaşadıklarını neden yaşadığını anlayabilmiş değil. Ancak bu melankoliye öylesine güçlü bir kabulleniş eşlik ediyor ki, kimse aklındaki soruların peşinden gitmeyi düşünmüyor. Sorular, yağmurdan önce biriken bulutlar gibi, hayatlarının çevresinde asılı kalıyor. Karakterler, hiçbir zaman büyük bir şans yakalayamamış gibi, yavan ve sıradan hayatlarını sürdürmek onlara ağır geliyor.
Ana sayesinde, hayal dünyalarının ve orada geçirdiğimiz zamanın (kendimizin ya da bir yazarın hayal dünyası olabilir) bizim için, bu dünyada yaşanan şeylerin yarattığı sarsıntılardan korunmak amacıyla sığındığımız bir mağara olduğunu anımsıyoruz. Umami, toplumun bireyden beklentileri ve bu beklentiler nedeniyle oluşan mutsuzluklar üzerine kısa ama derin bir anlatı.
Görsel: Nora Yeksek
Yeni yorum gönder