Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Modern cazın ressamı



Toplam oy: 54
Julio Cortazar // Çev. Pınar Savaş
DeliDolu
Cortázar’ın Charlie Parker’ı görme biçimi üzerinden kurguladığı bu özel hikaye, üzerinde tekrar tekrar düşünmeyi gerektiriyor.

“Alto-saksafon ve yeni çağın cazı”, “savaş sonrasının yeni caz stili” gibi meselelere kafa yormuş, üzerine kitaplar yazmış “çok bilmiş” bir caz eleştirmeni ile merceğindeki caz dâhisi... Usta yazar Cortázar’ın, hayranı olduğu müzisyen Charlie Parker (namıdiğer Bird) için yazdığı Takipçi adlı uzun öykünün kahramanları, biyografi ve otobiyografi türlerine ve kahramanlarına kurmaca varlıklarıyla dahi kafa tutuyorlar. Kapağında “Charlie Parker’a adanmış bir öykü” vurgusunun yer alması önemli, zira bu küçük ve özel kitap başta eleştirmen olan anlatıcının giderek bilinçlenmesi doğrultusunda yaşamöyküsü ve özyaşamöyküsü denilen türlerin gerçeklik algısını, konu ettikleri kişileri mitleştirme eğilimlerini güçlü bir şekilde sorguluyor ve en güzeli de bunu kurmacanın zarif yöntemleriyle gerçekleştiriyor.

Cortázar, Takipçi’de “sanatını icrasıyla olduğu kadar, fırtınalı yaşamöyküsüyle” de her daim ilgi çekecek olan deli-dâhi müzisyen imgesini her iki karakterine de gerçeklik, zaman, yaşam ve görme biçimleri hakkında düşünme egzersizleri yaptırarak felsefi bir boyuta taşıyor. Müzisyenin hikaye boyunca yanı başından ayrılmayan anlatıcı; içkili ve uyuşturuculu Paris gecelerinde, nehir kenarlarında, romla karışık kahvelerin içildiği Café de Flore’larda, müzik şeytanının musallat olduğu kayıtlarda, yakınların ölümünde ona eşlik ediyor, onun hayatı hakkında bir kitap yazmaya çalışıyor. Anlatıcının en can alıcı itirafı, müzisyenin dâhi olup olmadığını kendince sorguladığı kısımlarda Johnny’nin (Charlie Parker) müziğiyle evrene kattıkları üzerinden genel olarak, bilebileceği her şeyin sınırlı olduğunu söylemesi, anlayamamayı kabul etmesi. Bilememeyi ve anlayamamayı kabul etme bilinci olarak adlandırabileceğimiz bu durum, Cortazar’ın kurmacasında hem yaşamöyküsü ve özyaşamöyküsü yazmanın “gerçek dışılığına” hem de varoluşun kendisine işaret ediyor. Anlatıcının bu itirafa varmasında etkili olan, şüphesiz müzisyenin sorduğu sorular oluyor. Örneğin, dâhi müzisyenlik vasfını tanrısallıkla birleştirmeye meyilli bir bakış açısına Johnny şöyle bir karşılık veriyor: “Ben çalarken sen melekleri görüyorsan, bu benim suçum değil.” Oluşturulmuş bilinçlere, bilgiçliğe karşı haklı bir isyan ediyor ve aslında, “benim hakkımda bir şey bilmeniz mümkün değil, ancak bildiğinizi sanırsınız,” diyor.

Cortázar’ın Parker’ı düşünerek yarattığı karakter, görmenin de bir yanılgı olduğunun altını çiziyor. Herkesin yaptığı işlerin zorluğuna inanmasının, kendine güvenmesinin, bir kedi ya da köpeğe bakmanın, ama en önemlisi insanın kendine aynada bakmasının yanında bir hiç ve yanlış görme biçimi olduğunu söylüyor. Elbette müzisyen bunları söylediği sırada sarhoş olduğu, uyuşturucularla yatıp kalktığı, bir gün öncesinde ölülerin külleriyle dolu vazoların arasında dolanırken bulunduğu için, tam da bahsettiği “gördüğüne inananlar” tarafından başka bir oluşturulmuş bilincin kurbanı, “deli-dâhi”nin önde gideni olmaya mahkum kılıyor kendini. Oysa anlatıcı önemli bir ayrıma dikkat çekiyor: Johnny’nin sanıldığının aksine izlenmek yerine aslında izlediğini söylüyor. İzlendiği için bir sanatçı olarak var olmaya devam etmesinden ziyade onun dış dünyayı izlediği için sanatını ortaya koyabildiğine dikkat çekiyor. Nitekim Johnny de müziğin kendisini zamanın dışına çıkarmadığını, aksine izlemeye devam ettiği ölçüde tam da zamanın içine soktuğunu anlatmaya çalışıyor. Cortázar’ın Charlie Parker’ı görme biçimi üzerinden kurguladığı bu özel hikaye, üzerinde tekrar tekrar düşünmeyi gerektiriyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Urdu edebiyatının en önemli öykü yazarlarından Saadat Hasan Manto’nun öyküleri aracılığıyla, Hindistan’da yaşanan bölünmenin oluşturduğu kimlik sorunlarına uzaktan da olsa tanıklık ediyoruz.

Öyle bir kent ki haritada bulunmuyor, halkının nabzı dakikada elliden az atıyor, yüz yıldır kimse birbiriyle tartışmıyor, tutanak tutulmuyor, yumruk ya da tokat atılmıyor. Bu kentte sanat da, iş de, hiç ama hiçbir şey coşku yaratmıyor. Ne sanayisi ne de ticareti var ama onlarsız da mükemmelen geçinip gidiyor. Arpa şekeri ve çırpılmış krema tüketiliyor ama ihraç edilmiyor.

Paul Auster’ın 4321 romanında, Archie Ferguson adında sıradan bir insanın biyografisini okuyoruz; roman o kadar kapsamlı ki, dört farklı olasılıkta Archie’nin hayatını öğreniyoruz.

Sevindirici bir gelişme, grafik romanın itibarlı isimlerinden Seth, önemli bir çalışmasıyla, ilk kez Türkçede çünkü. Seth, bizde hiç tanınmadığı için, kısaca özgeçmişinden söz edelim. Asıl adıyla Gregory Gallant, 1962’de Kanada’da doğuyor.

Yazan kişinin dünyanın bin türlü konusu içinde hep aynı konulara çekiliyor olması bana bir kusur gibi gelmiyor. Bilakis üzerinde düşünülen ve yazılan meseleler, bir yazarın külliyatında kendi içinde bir süreklilik gösterdiğinde, ben kendimi bir okur olarak daha iyi bile hissediyorum. Çünkü, diyorum, yazar dünyadaki derdini bulmuş, yani kuyusunu...

Söyleşi

Emre Yavuz ve Sinan Ural ile söyleşi:


“İşin sırrı çizgi romanda ya da figürde değil, biriktirme tutkusunda.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.