Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Müzik // Çılgın/Hüzünlü



Toplam oy: 181
Oliver Bourdeaut // Çev. Gizem Şakar
Kafka
Yaz bitmeden “iyi” (ve eğlenceli) bir roman okumak istiyorsanız “Mr. Bojangles”ı daha fazla beklemeyin, bekletmeyin.

Bojangles’ı Beklerken bir roman. İlk bilinmesi gereken bu. İkincisi, “Mr. Bojangles”ın Nina Simone’la anılan bir şarkı olduğu (Tabii Nina Simone’u bilmek ya da dinlemek, bu romanı bilmekten ya da okumaktan daha önemli). Üçüncüsü ise, bu romanın çok güzel bir aşk romanı olduğu. Güzel, çılgın ve dokunaklı... Yine de bu yazı burada bitmeyecek, biraz daha devam edecek.

 

“Annemle babam bana ders vermek konusunda fikir kıtlığı çekmezdi: Matematik işlemleri için bana bilezikler, kolyeler, yüzükler takar, toplama işlemi için bana bunları saydırır, ardından çıkarma işlemi için donuma kadar hepsini çıkarttırırlardı. Bu yaptığımıza ‘sayılarla striptiz’ derlerdi. Çok matraktı.” Bu, romanın anlatıcısı çocuğun sesi. Çılgın bir aşkın meyvesi olan ve roman boyunca bize bu aşkı anlatan çocuğun sesi. Romanda bu çocuğun yanı sıra babası George; onun her gün başka isimle çağırdığı, çok sevdiği, cazibeli, esprili, zeki, karizmatik, manik-depresif karısı; aileyi tamamlayan bir kuş –Matmazel Fuzuli– ve ailenin daimi ziyaretçisi Moloz var.

 

Öte yandan romanda babanın günlüklerinden alıntılar da okuyoruz. Böylece ikinci bir bakış açısı edinebiliyoruz. Hatta bunun yanında tavsiyeler de... Ve arka planda da, plaktan çalınan ve romana ismini veren şarkı duyuluyor. Cenneti yeryüzünde yaşayan, hep hayatı kutlayan/kutsayan evli âşıkların kokteyller eşliğinde dans ettiği, coşku dolu ama hüzünlü şarkı... Aslen 1968’de folk şarkıcısı Jerry Jeff Walker tarafından, oyuncu ve dansçı Bill “Bojangles” Robinson için yazılmış, ama daha çok Nina Simone’un sesinden duyulmuş olan “Mr. Bojangles”: “Güneş gören son mahalle de dağın tepesinin ardında yok olduğunda Bojangles’ın melodileri duyulmaya başlar, Nina Simone’un yumuşak ve sıcak sesi ile piyanosunun yankısı oradan oraya yayılırdı. Annemin sessiz gözyaşlarını izlemek için herkesin susması öyle güzeldi ki. Tek elimle onun gözyaşlarını siler, diğeriyle ellerini tutardım. İlk havai fişeklerin göğe yükselirken çıkardıkları ıslık sesinin ardından patlayışlarını çoğu zaman onun gözlerinde görürdüm.” Çocuk şarkıyı annesine benzetir. Hem hüzünlü hem de neşeli bir şarkıdır bu. Uçuşan, dans ettiren, yankılanan, her yeri kaplayan bir şarkı: “Çok yükseğe sıçradı o, çok yükseğe sıçradı, ve sonra da hafifçe indi yere.”



“Aşk yoktur, delilleri vardır”

 

Sanırım Jean Cocteau’nun bir sözü vardı, “Aşk yoktur, delilleri vardır,” diye. Anlatıcı çocuk, romanda anne ve babasının aşkına dair öyle çok kanıt sunuyor ki bize... Ama en güzeli şu belki: “Bunun üzerine babam derin bir üzüntüyle tüm boşlukları tıkamayı kabul etmiş, çatı katına bir yatak koymak için tozları süpürmüş, örümcek ağlarını temizlemişti. Bence, insanın karısını sakinleşsin diye o iğrenç odaya kapatmayı kabul etmesi için ona gerçekten çok âşık olması gerekirdi.”


Romandaki aile yaşamayı biliyor ve biz okurlara bunun yolunun, hayata ve sevdiklerine tutkulu olmaktan geçtiğini söylüyor. Öyle mutlu bir aile ki bu, insan onlardan biri olmak, onlar gibi olmak istiyor. Ama bu kadar mutluluğun olduğu yerde başka ne olur diye sormak da istemiyor.

 

Oliver Bourdeaut’nun ilk romanı olan Bojangles’ı Beklerken, France Culture-Télérama, Grand Prix RTL-Lire ve France Télévisions-Roman gibi üç önemli edebiyat ödülünü almış. Bourdeaut dili iyi kullanıyor, güzel resimler çiziyor ve romanını unutulmaz kılıyor. “Bu Yaz Okunacak Kitaplar” gibi anlamsız listeler hâlâ ilgi görüyor mu bilmiyorum. Farklı kategorileri temsilen çeşitli yazarlar “yazlık kitaplar”ını çıkardılar mı bilmiyorum ama yaz bitmeden “iyi” (ve eğlenceli) bir roman okumak istiyorsanız “Mr. Bojangles”ı daha fazla beklemeyin, bekletmeyin.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Erhan Cihangiroğlu

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Geçmiş, gelecek ve şimdinin dürülüp tortop olduğu, başlangıçların sonlara, nihayetlerin bidayetlere dönüştüğü, zamanın parçalanmasının bir bakış kusuru olduğu, yalnız ebedi bir şimdi halinin hüküm sürdüğü bir öykü evreni, Aykut Ertuğrul’un eserlerinde karakteristik bir unsur olarak ön plana çıkıyor.

Rebecca Solnit, Kaybolma Kılavuzu’nda, Borges’in az bilinen bir öyküsünden bahseder. Öykünün başkahramanı olan şair, imparatorun muazzam büyüklükteki, dolambaçlı sarayını mükemmel biçimde tarif eden bir şiir yazar.

Mutluluğa Dair Bir Düşünce, belki de isminden ötürü, başta bir “kişisel gelişim” önerisi gibi gelse de; bilakis, daha iyi bir dünya için somut adımlar atmış iki mühim aktivistin imzasını taşıyarak, güçlü argümanıyla okur için tünelin ucunda -belki cılız, belki değil- bir ışık yakma ihtimali taşıyor. Bahsettiğim iki isim Luis Sepúlveda ve Carlo Petrini.

Bir metin/heykel/resim/sinema filmi/tiyatro oyunu üzerine düşünmek, bu düşünmeyi bir metne dönüştürmek nasıl bir süreci göz önüne almak demek? Bu süreci yazıya dökerken, dökme hali için kelimeler her zaman yeterli olur mu? Bunu bir başka şekilde anlatmak mümkün mü? Cem İleri'nin E Evi'ni okurken bu sorular kafamın bir köşesinde hep dönüp durdu.

Havalar ısındı, çiçekler böcekler derken evlilik mevsimi geldi çattı. Binbir türlü hayallerle birçok çift, dünya evine girecekler. Zaman zaman düşünüyorum; bu kadar fazla kişi evlenirken, bir yandan da o kadar fazla evlilik yürümüyor. İşte tam da nedenlerini anlamaya çalışırken, yakın bir zaman önce, hayatıma bir çift giriverdi ve evliliğin nasıl yürüdüğü üzerine kafa patlatmamı sağladılar.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.