Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Rıfat diye biri



Toplam oy: 161
Barış Bıçakçı
İletişim Yayıncılık
Seyrek Yağmur'un yayınlanmasını iple çekenlerin yarattığı sevinç dalgası, çamurlu gündemimize bereketli bir yağmur yağdırdı. Fakat şimdi ortalık pek süt liman değil.

Saatlerin rikkatle vurduğu, hayatın ahenkli bir bütün oluşturduğu, her anın yekdiğerini çağırdığı bir yaşama tecrübesi edinmek bugünlerde pek zor. Belki de dünya kurulalı beri hayat tastamam böyleydi de bizler nostaljik tarih algımızdan ve altın çağlar mitinin gölgesinden kurtulamadığımız için böyle düşünmeyi yeğliyoruz. Sonra bir cümle geliyor: “İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara sığındım.” Hayat bilgisi ve yaşama uğraşı derslerinden bütünlemeye kalanlar nice zamandır kitaplarda aman buluyorlar. Bazılarıysa bu güvenli ve emin sahile ulaşmak için hayatlarını bir hikayeye dönüştürmeyi tercih ediyor. Rıfat onlardan biri.

 

Barış Bıçakçı’nın yeni kitabı Seyrek Yağmur edebiyatsever kamu tarafından aşkla, şevkle, iştiyakla bekleniyordu. Tevekkeli, kitabın yayımlanmasını iple çekenlerin yarattığı sevinç dalgası, çamurlu gündemimize bereketli bir yağmur yağdırdı. Fakat şimdi ortalık pek süt liman değil.

 

Seyrek yağmurun peşinde koşturup hayatından tutarlı bir bütün kurmaya çalışan Rıfat'ı anlayabilir ve sevebiliriz.

 

 

Seyrek yağmurun peşinde elinde kabıyla koşturup hayatından tutarlı bir bütün kurmaya çalışan Rıfat bu kitabın başkahramanı. Hakkında bildiklerimiz ise şunlar: 50’lerinde, iri yarı ve şişman, sevdiği kadın tarafından terk edilmiş, baba mesleği kitapçılığı devam ettiren, memleket meselelerine canı ziyadesiyle sıkkın, aman vermez bir insan düşmanı ve insanların kıyıcılığından kitaplara sığınmakla kalmamış, işi ölü şairlerden telefonlar ve mektuplar almaya vardıracak kadar ileri gitmiş biri. Böyle bir Rıfat’ı anlayabilir ve sevebiliriz.

 

Fakat Rıfat yalnızca bunlardan kurulu bir karakter değil. Anlatı, birer ikişer sayfalık kısa değiniler, hayat fragmanları, Rıfat’ın düşünceleri ve kitap alıntıları üzerinden ilerliyor. Rıfat’ı biraz daha tanıdığımızda ise yukarıda yazılanlardan pek farklı olarak düz ve sığ bir adam, takıntılı, tuhaf, pek çok zaaf sahibi bir adam portresi çiziyor. Böyle bir Rıfat’ı da anlayabilir ve sevebiliriz. Fakat Seyrek Yağmur bizi tam da bu ikircikli durumun ortasına bırakıp kaçıyor. Rıfat bu söylediklerimizin her biri. Böyle olduğundan elimizdeki kısacık anlatıda ne kitapsever Rıfat’a ne zaaf sahibi Rıfat’a ne de çareyi bir kurgunun içine kaçmakta bulan Rıfat’a zihnimizde tutarlı bir yer açamıyoruz. Kitabın büyülü gerçekçi veçhesi de bizi Rıfat’ın bunların hepsi olduğuna ikna edemeden, zihnimizde ikircikli bir burguyla kitabın son sayfasına ulaşıyoruz. 

 

Bıçakçı da bunun farkında ki kitabın bir yerinde, bahsettiğimiz gibi bir Rıfat’ın bu topraklarda mümkün olmadığını ve olamayacağını, hayatın büyüye açılmadığını, gündeliğin gerçekliğine ve sıkıcılığına bulanmış vasatlığın dışına çıkılamayacağını söylüyor. Rıfat bundan kaçmak için hayatını bir hikayeye dönüştürmek istiyor (ve başaramıyordu). İçimizden bir ses sayfalar nihayete erdiğinde Rıfat’ın derinleşemeyişinden duyduğumuz huzursuzluğun tam da Bıçakçı’nın bu kitaptan muradı olduğunu söylüyor. Fakat bir diğer ses ise, bunun pekâlâ başarılabileceğini, artık bize has Yüzyıllık Yalnızlık’lar yazılabileceğini; Bıçakçı’nınsa Seyrek Yağmur’da metnin süreklilik, bölümler arası bağlılık gibi iç dinamiklerini göz ardı ederek biz okurları başına buyruk, deneysel bir metinle baş başa bıraktığını söylüyor.

 

Bizse bu seslerden hangisine kulak vereceğimizin kararsızlığıyla Goethe’den bir alıntıyla sözümüzü tamam edelim: “Dilsiz gibi oturdum kaldım ve ısırdım yanan dudağımı.”

 

 


 

 

* Görsel: Ece Zeber

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü.

Sanırım bu yılın ilk aylarıydı; Selçuk Demirel bir röportajında son aylarını satırların altını çize çize, notlar ala ala Kara Kitap’ı okuyarak geçirdiğini, desenler çizip alıntılar seçtiğini belirtiyor, Orhan Pamuk’la işbirliğinin müjdesini veriyordu.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.