Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Sokrates okumamızı neden istemiyordu?



Toplam oy: 45
Maryanne Wolf // Çev. Ferit Burak Aydar
Koç Üniversitesi Yayınları
Bir akademisyenin elinden çıktığı halde sadece akademisyenleri değil, okuyan herkesi ilgilendiren bir kitap bu.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü. Bir süre sonra Musa, nesnelere karşılık gelen değil, konuşurken çıkardığımız her ses için bir sembol barındıran ve her halkın kendi dilini kağıda dökmek için kullanabileceği evrensel bir yazı sisteminin gerekliliğini fark eder ve icat ettiği bu sistemi Tanrı’nın emirlerini tablete oymak için kullanır. Diyebiliriz ki, Thomas Mann bu hikayesiyle alfabenin işlevselliğini vurgulamakta, bir yandan da konuşurken çıkardığımız seslere ilişkin artan bir farkındalık –yani daha komplike beyin fonksiyonları– talep ederek evrimleştiğini göstermektedir. Öte yandan, Mann’ın hikayesine biri parantez açacaksa, şaşıracaksınız ama, o da Sokrates olacak, Musa’nın emirleri yazmasına karşı çıkacaktır. “Kanun” adlı bu hikayeyi ve Sokrates’in hayatında tek bir kelime bile yazmadığını aktaran Proust ve Mürekkepbalığı kitabına göre, Sokrates yazıyı “canlı konuşma” alışkanlığını körelten “ölü bir söylem” diye niteliyor, kitapların çok okuyanın çok bildiğini sanması gibi riskler taşıdığını savunuyordu. İronik biçimde, bu itirazları öğrencisi Platon tarafından kağıda döküldükleri için biliyoruz.

 

“Sokrates’in bundan iki bin küsur yıl önce okuryazarlık konusunda gündeme getirdiği sorunların 21. yüzyılın başında birçok kafa kurcalayıcı meseleyi ele aldığını fark ettiğimde şaşırmıştım. Sokrates’in sözlü kültürden yazılı kültüre geçişe dair kaygıları ve bunun özellikle de gençler için teşkil ettiğini düşündüğü riskler çocuklarımızın dijital bir dünyaya dalıp burada kaybolmalarına dair endişelerimle örtüşüyordu.” Proust ve Mürekkepbalığı’nı kaleme alan Maryanne Wolf’un endişeleri sürpriz veya yersiz değil şüphesiz. Dijital dünyanın bizi maruz bıraktığı bilgi bombardımanı –Sokrates’in önemini savunduğu– her bilginin altında yatanları çıplak bırakacak kadar sorgulanmasını neredeyse imkansız hale getirip okuduklarımızı içselleştirecek zamanı bize tanımasa da, Sokrates’in esas korktuğunun okumak değil, lüzumsuz bilgi ve onun doğal sonucu olan yüzeysel anlayış olduğunu akılda tutmak gerek. Şöyle diyordu o: “Her söylev bir kez yazıldıktan sonra, artık her yeri dolaşmaya koyulur. Ona kulak kesilenin de onunla hiç işi olmayanın da eline geçer ve kime konuşup kime konuşmaması gerektiğini bilmez. Hırpalandığında ve haksız yere kötülendiğinde ise hep babasının yardımına ihtiyaç duyar; çünkü ne kendisini koruyabilecek ne de zorluklarla baş edebilecek gücü vardır.”

Okuma merkezi diye bir yer

 

Boston’da Tufts Üniversitesi’ndeki Pearson Çocuk Gelişimi Bölümü’ne bağlı Okuma ve Dil Araştırmaları Merkezi’nin başındaki Maryanne Wolf, disleksiden (okuma güçlüğü) mustarip kişileri incelemenin beynin okuma sırasında izlediği yolu keşfetmenin etkili bir yöntemi olduğunu ifade ediyor. Disleksinin beynin okuma merkezindeki bir problemden kaynaklanmadığını çünkü beyinde böyle bir merkez bulunmadığını belirten Wolf, doğrudan okumayla ilişkilendirebilecek bir genetik kodlamadan bahsedilemeyeceğini, her çocuğun okumayı sökerken insanlığın yüzlerce yılda attığı adımların üzerinden hızlıca geçtiğini, okumak için beynin farklı bölgelerinin birlikte çalışmayı öğrendiğini ve usta bir okurda bu işbirliğinin yazıdaki manayı çözmeye zaman tanıyacak kadar otomatikleştiğini anlatıyor.

 

 

 

"Disleksi okuma bozukluğu değildir," diyen Britanyalı nöropsikolog Andrew Ellis de, "insan evrimi açısından bakıldığında, beynin zaten okumak için evrilmiş olmadığı gerçeğine dikkat çeker; gördüğümüz gibi, sadece okumaya özgü genler ya da biyolojik yapılar yoktur. Bunun yerine, okumak için her beyin esasen başka işler için tasarlanmış ve genetik olarak programlanmış eski bölgeleri (mesela nesneleri tanımak ve adlarını hatırlamak) bağlayarak yeni devreler yaratmayı öğrenmelidir. (…) Disleksinin sebeplerini bulmak için beynin eski yapılarına ve bunların çoklu süreç, yapı, nöron ve gen katmanlarına bakmamız gerekir ki, bunların hepsi de okuma devresini oluşturacak şekilde hızlı bir eşzamanlılıkla bir araya gelir."

 

Disleksi üzerine çalışmalar yürüten Maryanne Wolf’un ilk oğlu da okumayı sökmekte zorlanmış. Yazarın Proust ve Mürekkepbalığı’nda okuma güçlüğü çeken çocukları incelikli olarak tarif edebilmesinin sırrı da, onu bu kitabı yazmaya iten sebeplerden biri de bu olabilir belki: “Parlak bir çocuk, mesela bir oğlan çocuğu okula içi kıpır kıpır, hayat dolu bir şekilde başlıyor; herkes gibi o da okumayı sökmek için epey çabalıyor, ama ne oluyorsa oluyor, diğerlerinin aksine okumayı bir türlü sökemiyor; ana babası daha çok çabalamasını söylüyor; öğretmenleri 'potansiyelini kullanmadığını' söylüyor; diğer çocuklar ise 'gerzek' ve 'aptal' olduğunu söylüyor. Bir baltaya sap olamayacağı mesajını net bir şekilde alıyor ve okula gittiğindeki hevesli halinden eser kalmadan okulu terk ediyor. Sırf bir çocuk okumayı sökemedi diye bu hikayenin kaç kez yaşandığını varın siz düşünün."

 

Her çocuğun okumayı sökebileceğini, sadece bazı çocuklara okuma öğretilirken farklı yöntemler izlenmesi gerektiğini anlatan Wolf, bu güçlüğün “aptallıktan” değil, beyin yapısındaki –kimi zaman oldukça işlevsel– bir farklılıktan kaynaklandığını söylüyor. Thomas Edison, Leonardo da Vinci, Albert Einstein, Andy Warhol, Picasso, Keira Knightley ve Johnny Depp gibi “ünlüler”in okuma güçlüğü çektiği düşünüldüğünde Wolf’un hiç de haksız olmadığı ortaya çıkıyor.

 

Beş yaşından küçük çocukların nadiren okumayı sökebileceği gerçeğinin de altını çizen Proust ve Mürekkepbalığı, çocuklara sadece aptal gibi değil, yaşıtlarına fark atacak bir proje gibi de davranılmaması gerektiğini hatırlatan, okuyan beynin bilimine giriş niteliği taşıyan, bir akademisyenin elinden çıktığı halde sadece akademisyenleri değil okuyan herkesi ilgilendiren, beynin dijital dünyaya nasıl uyum sağlayabileceği üzerine de düşündüren bir kitap. Hatırlattığı en büyüleyici şey ise, okuyabilmek için değişen beynin, okuduklarıyla da değişmeyi sürdürdüğü…

 

 

 


 

 

 

 

Görsel: Eren Su Kibele Yarman

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bundan birkaç yıl önce özel bir üniversitede “Benliğim Ne Kadar Benden?” başlıklı bir nöropsikofelsefe sempozyumu olmuştu. (Burada öncelikle başlığın cazibesine kapıldığımı itiraf etmekte bir sakınca görmüyorum.) Psikanalist Bella Habip, “Psikanaliz Kuramları İçinde Benlik Kavramının Serüveni” başlıklı bir konferans vermişti.

Gülüzar, kız çocuklarının Türkiye’de sıkça rastlanan fakat göz ardı edilen benzer hikayelerinden biri aslında. Karakterindeki olağanlık, yaşadığı durumları alışılagelmiş kalıplara yerleştirse de, aslında belli başlı bir sorunun baş kahramanı olduğu gerçeğini okuyucunun yüzüne vuruyor.

Çok sevdiğiniz insanlar hakkında konuşması zordur. Sevginiz öyle bir taşar ki, kalbinizden yükselen heyecan dalgası nefesinizi keser. Kelimeler dilinizden dökülemez, dışarıdan bakana anlamsız gelecek birtakım jest ve mimiklere dönüşür. En azından benim için böyledir bu. Çok sevdiğiniz bu insan bir yazar ve siz de onun hakkında bir yazı kaleme alacaksanız durum pek fena.

 

“Ben Witcher’ım. Yapay olarak yaratılmış bir mutant. Para karşılığında canavar öldürürüm. Anne babaları bedelini öderlerse çocukları korurum. Parasını Nilfgaardlı anne babalar öderlerse Nilfgaardlı çocukları da korurum. Dünya harap olsa bile –ki bunu hiç sanmıyorum– bir canavar beni öldürünceye kadar bu dünyanın harabeleri üzerinde canavar öldürmeyi sürdürürüm.

Bazen bir kitabı bitirdiğinizde hakkında ne söyleyeceğinizi bilemiyor, uzun süre etkisinde kalacağınız aşikar bir yolculuğun sonuna geldiğinizin gayet farkında olup, bir süre susmak istiyorsunuz.

Söyleşi

Serhat Tolga Yıkıcı ve Ayşegül Kirpiksiz ile söyleşi:


 “Wattpad genç okuru daha iyi anlamamıza imkan veriyor.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.