Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Üstatlara ve başyapıtlara son



Toplam oy: 23
David Shields // Çev. Beril Tüccarcıbaşı Uğur
Everest Yayınları
David Shields seslerden, görüntülerden, ödünç almalardan, “çalmalardan”, kendi hayatından, kendi hayatının yalanlarından, yazarken yalan söylemekten, eleştirilerden, otobiyografilerden, kurmacalardan oluşan bir montaja dönüştürmüş manifestosunu.

Bir manifesto nedir? Varolan, düzene uygun giden bir durumun ilanı mı, yoksa varolana karşı bir isyan, bu varolandan bir dışarıya çıkış mı? Kuşkusuz bir durum tespiti ve buna karşı bir değişimi davet eden bir tarafı var manifestonun.

David Shields, Gerçeklik Açlığı: Bir Manifesto adlı eserini 2010 yılında yayımlamış. Kitap yedi yıl sonra Türkiye’de. Tabii burada bir eşzamanlılıktan çok, tartışmanın kendisinin başka bir coğrafyaya taşınmasından bahsediyorum. Yeni formlar üzerine düşünmek, klasik formların nasıl altüst olduğunu göstermek açısından David Shields’ın kitabının -dünya üzerinde olanları göz önüne alarak- bir manifesto şeklinde ortaya çıktığı da bir gerçek. Yani söylediklerinin sadece İngilizce konuşulan ve yazılan coğrafyalarda değil, kapitalist modernleşmeyi geçirmiş, küreselleşmeye eklemlenmiş dünya üzerindeki her yerde geçerli olduğunu kabul etmek mümkün. Fakat burada sorun, Shields’ın yazdıklarının ne derece tartışma konusu olacağı ve bunların çevrildiği coğrafyada ne şekilde karşılık bulacağı.

618 fragman ve gerçekliğin A’dan Z’ye farklı tezahürlerinin üst başlık olarak kullanıldığı kitapta, bir tamlıktan çok, çağrışımlar ve gerçeklik ile kurmaca-kurmaca olmayan arasındaki ilişki problematize ediliyor. Bu problem etmede yazarın seçtiği yol, kurduğu 618 fragmanda çeşitli türlerdeki metinlerden alıntıları bir araya getirmek. Alıntılar arasındaki anlam ilişkilerini kurmak için kimi zaman kendisi birkaç ekleme çıkarma yapıyor, bunun dışında metne bir müdahalesi söz konusu değil: “Bu kitaptaki pek çok bölüm farklı kaynaklardan alındı. Ve kullandığım her bölümü tutarlılığı yakalama ve konuyu fazla uzatmama kaygılarıyla değiştirip kısalttım. Neyi ne kadar değiştireceğiniz ya da kurcalayacağınız tamamen size kalmış.” (fragman 296)  Dolayısıyla tıpkı kitabın kuruluşu gibi kitabı yazarının onu bize sunduğu yöntemde de bir varolan yönteme, dahası bizzat yazarı tarafından tarif edilen bir yönteme direniş söz konusu.

Burada amacım Shields’ın yöntemsizliği kendisine şiar edindiğini iddia etmek değil. Aksine onun için yöntem önemli. Kitabını bir mimar gibi tek tek fragmanlarla, her bir bölümde belirli sayıda ve hep benzer konuya işaret eder bir şekilde kurarak kitabının yöntemini gözler önüne seriyor. Ancak onun karşı olduğu, uzun yıllardır edebiyat tarihlerinde, sanat tarihlerinde, sinemada, televizyon dizilerinde, müzik ve resimde, kısacası sanat ve kültür endüstrisinde belirlenen kurallarla şekillenen sistemin dayattıkları... Bunun için kullandığı temel yöntem ise, bütünlük arayışını altüst eder bir şekilde fragmanlarla kurulmuş bir metin. Fragmanlar da her biri başka yerlerden alınmış cümlelerle kurulmuş. Bu alıntıların sadece metinlerden değil, seslerden, kimi zaman bir televizyon şovundaki konuşmalardan kimi zaman karşılıklı konuşmalardan alındığı da olmuş. Shields bu şekilde manifestosunu seslerden, görüntülerden, ödünç almalardan, “çalmalardan”, kendi hayatından, kendi hayatının yalanlarından, yazarken yalan söylemekten, eleştirilerden, otobiyografilerden, kurmacalardan oluşan bir montaja dönüştürmüş.


Deneme ve lirik deneme

 

Montaj ve kolaj, Gerçeklik Açlığı’nda öne çıkan bir yöntem: “Edebiyatı seviyorum, ama sadece hikâyeleri sevdiğimden değil. Geleneksel romancılığın hemen her hamlesini inanılmaz ölçüde önceden tahmin edilebilir, bitkin, zorlama ve özünde amaçsız buluyorum. Karakterlerin isimlerini, olay örgüsünü, diyalogları ve hikâyenin geçtiği yerleri asla hatırlayamıyorum. Bu tip hikâyelerin bana insanlık haliyle ilgili ne söylemeye çalıştığını anlamakta zorluk çekiyorum. Beni edebiyata çeken, bir düşünme, bilinç ve hikmet arayışı biçimi olması. Çoğu hikâye ve romanda hissettiğim üzere, yazarın önem verdiklerinin hikâyenin çatlakları arasından mucizevi bir şekilde sızmasını uman eserlerin aksine, yazarın gerçekten önemsediklerine sayfa sayfa, hatta satır satır odaklanan eserleri severim. Kolaj çalışmalar neredeyse her zaman, neyle ilgiliyseler onunla ilgilidirler. Bu, kulağa gereksiz bir tekrar gibi gelebilir, ama gerçekten sevdiğim bir kitap okurken heyecanlanırım, çünkü her paragrafta konusunu keşfeden yazarın heyecanını hissederim.” (fragman 347)



Shields’ın kitabını alıntı metinler ve fragmanlardan meydana getirmesi aklımıza başka kitaplardan oluşan alıntılarla bir kitap yazma peşindeki Walter Benjamin’i getiriyor. Düşüncelerinde tecrübe üzerine düşünmenin büyük bir yer kapladığı birinin bunu yapmak istemesi oldukça anlaşılır. Başka metinlerin tecrübelerini hem bir arada tutmak hem de onları bir şekilde birleştirerek bir diyalog kurmalarını mümkün kılmak, bu şekilde de zaman algısını altüst etmek… Tabii buna daha birçok unsur eklenebilir. Shields’ın manifestosunda da temel meselenin tecrübe olduğunu düşünüyorum. Tecrübeyi fragmanlarla, yani anlık düşüncelerin farklı tecrübelerle metinselleşebilmesini mümkün kılarak zamanın bütünlüğünü altüst ediyor. Diğer taraftan bu fragmanları birbirine benzer konularda bir araya getirerek onları yeni bir bütünlükle bir araya getiriyor. Ancak bu demek değil ki bu fragmanlar sadece bu şekilde bir araya getirilebilir. Kitabın fragmanlar şeklinde kurgulanmasının sebebi de bu aslında. Olay örgüsü ve kurmaca arasındaki klasik ilişki biçimini ortadan kaldırıp her seferinde yerinden edilip farklı anlam katmanları yaratmayı mümkün kılacak bir yöntem. Kitapta doğrudan buna bir isim verilmese de türler arasında özellikle deneme ve lirik denemenin öne çıkarılması boşuna değil. Çünkü her ikisi de bunu yapabilmeyi sağlayacak bir niteliğe sahipler ve manifesto yazmak için de oldukça uygunlar.

Umarım Gerçeklik Açlığı, Türkiye’de önemli tartışmalara sebep olur. Üstelik kitabın tıpkı Franco Moretti’nin “modern epik”inde olduğu gibi bugün Türkçede bir yerde konumlandırılamayan pek çok eseri anlamada ufuk açıcı olacağı da bir gerçek…

 


 

 

Görsel: Alpay Aksayar

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü.

Sanırım bu yılın ilk aylarıydı; Selçuk Demirel bir röportajında son aylarını satırların altını çize çize, notlar ala ala Kara Kitap’ı okuyarak geçirdiğini, desenler çizip alıntılar seçtiğini belirtiyor, Orhan Pamuk’la işbirliğinin müjdesini veriyordu.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.