Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Ya içindesindir çemberin ya da epey içinde



Toplam oy: 99
Dave Eggers // Çev. Handan Balkara
Siren Yayınları
Çember, internet üzerinde yapıp ettiğimiz her şeyle totalitarizmin gönüllü destekçisi olduğumuzu haykıran bir distopya.

Dave Eggers çağdaş Amerikan edebiyatının en “kariyer”li genç yazarlarından biri. Ödüller ve “en iyi/en güzel”li listeler her daim tartışmaya açık olsa da, kabul edelim ki, bir yazarın Times dergisinin  o meşhur “Dünyanın En Etkin 100 Kişisi” listesine girdikten sonra bir de TED ödülünü alması öyle sık karşılaştığımız bir şey değil. Pulitzer finali ve Médici ödülü gibi ciddi başarılar kazanmasına karşın eğer bir yazarı anarken, akla ilk önce Times ve TED gibi tepe “marka”lar gelmeye başladıysa, artık bir “yazın yaşamı”ndan değil de “kariyer basamakları”ndan söz etmek daha uygun bir seçenekmiş gibi geliyor bana. Üstelik Spike Jonze ve Sam Mendes gibi isimlere senaristlik yapmış, insan hakları krizleri hakkında popüler kitap serileri de çıkaran McSweeney’s Yayınevi’ni kurmuş bu “yıldız yazar”ın kitaplarının büyük bir kısmını bir süredir Türkçede okuyabiliyoruz. Çember ise Eggers’ın kariyer basamaklarının şimdilik en üstünde duruyor. 

 

Çember, her ne kadar yakın geleceği konu edinen bir bilimkurgu romanıysa da, halihazırda içinde barınmaya çalıştığımız dünyadan da pek çok şey var kitapta. Romanın yapısı, internetteki aramaların yüzde 90’ını yöneten bir Amerikan şirketi olan Çember’de iş bulan taze mezun Mae’nin deneyimleri etrafında kurulmuş.

 

Çember ilk bakışta yalnızca günümüzün dev teknoloji şirketlerinin kümelenmiş bir versiyonu gibi görünüyor: Twitter, Apple, Google, Facebook ve YouTube’un bir araya gelerek oluşturduğu bir yığın adeta. İnternet aramalarının yanı sıra sosyal medya tekelini de elinde bulunduran, kolay ulaşılabilir ve yenilikçi elektronik ürünler tasarlayıp piyasaya süren Çember’de iş bulmak “iyi eğitim” almış herkesin ideali. Nasıl olmasın ki? Bütün çalışanlara “demokrasinin nasıl olabileceği ve nasıl olması gerektiğini herkese göstermesi” misyonunun yüklendiği cennet gibi bir yer burası! Müşterilerin istediklerini alamadıkları, televizyon gibi antidemokratik mecraların dönüştürülmesinin, yapan/yazan ile seyreden/okur arasındaki “feodal düzenlerin son kalıntılarının” ortadan kaldırılmasının varlık sebebi kılındığı bir düzeneğin parçası olmak, varmaya çalıştığımız yatay ilişkiler çağında birçok insanın arzu ettiği bir gelecek değil mi? Bütün çalışanlar, şirketin dünyanın geri kalanına aşılamaya çalışıp büyük oradan başarılı olduğu şeffaflık politikaları gereği, katıldıkları etkinlikleri, maruz kaldıkları bütün iyi ve kötü deneyimleri açık erişime açmakla da yükümlü. Şirketin geliştirdiği ürünlerin muhtevasını da kulağa en başta hiç de fena gelmeyen sloganlar şekillendiriyor zaten: “Mahremiyet hırsızlıktır”, “sır yanıltır” ve seven insan eninde sonunda “paylaşır.” Zaten dünyada olup biten kötü ne varsa hepsi perde arkasında çevrilen dolaplar, katmer katmer üzerimize çöreklenen sırlar yüzünden değil mi? Herkesin izlendiğinin farkında olduğu, gizlisi saklısı olmayan bir toplumda kötülük yayılmaya fırsat bulabilir mi hiç?

 

Tutku, katılım ve şeffaflık: Şirkete hemen uyum sağlayamayan romanın ana karakteri Mae’nin yöneticilerce suçlanması da işte bu üç sihirli sözcükten, bu sözcüklerin hakkını gereğince verememesinden. Kano sporunu sevmenin başlı başına yeterli olmadığı, şimdiye benzer bir kurmaca var elimizde. Sevdiğini göstermen, kanoculuğa ilgi duyan diğer insanlarla tanışman, katıldığın etkinlikleri, fotoğrafları paylaşman bekleniyor senden. “Kağıda bakarsın ve iş biter. Seninle birlikte biter. Öte yandan deneyimlerini belgelediğini düşün bir de. Gördüğün her kuşun kimliğini doğrulamana yardımcı olacak bir araç kullanırsan bundan herkes faydalanabilir.” Tabii diğer insanların merakını dindirir, bu yolla katılımcı bir demokrasiyi mümkün kılarken, “Dünya Görsel Arşivi”nden sen de faydalanabilirsin. Aklına gelen kişinin adını gir ve bırak Çember bütün geçmişi önüne sersin. Ofis arkadaşının “dışarıdaki” hayatını mı merak ediyorsun? Yaz ismini arşive, ister annesinin cenazesindeki isterse düğünündeki hali gelsin ekranına. Onlarca kimlik ya da şifreyi neden ezberleyesin ki? Bırak tek bir Çember kimliğin olsun. Kişisel satın alma eğilimlerin ve alışkanlıklarının en doğru şekilde saptanması varken beklentilerin neden nadiren karşılansın ki? Sen her şeyin en iyisine layıksın.

Tekno-fetişizm

 

Çember, internet üzerinde yapıp ettiğimiz her şeyle totalitarizmin gönüllü destekçisi olduğumuzu haykıran bir distopya. Evet, iradi totalitarizmlerin egemen olduğu toplumlar olmaya çok yakınız gerçekten: Çember’in başta olduğu gibi son sayfasında söylediği şey de aslında bu. Belki de bu yüzden okurda bir beklenti yaratmak, sonra da onu karşılayamamak gibi bir sorunu da yok romanın. Ama bu durum, bir başka aksaklığa da işaret ediyor olabilir pekala: Roman okurda nerdeyse hiçbir beklenti yaratamıyor. Bu yüzden kitaba başladıktan bir müddet sonra, ilerleyen kısımlarda karşılaşmayı umduğumuz “teknoşok” olaylara kadar okumaya devam edebilmek biraz sabır, biraz da bir tür görev bilinci gerektirebilir. Günlük yaşantımızda önemli birer yer tutan arama motorlarının, müzik/video sitelerinin ve sosyal paylaşım ağlarının birkaç yıl sonra gelebileceği noktaya dair bu karanlık okumanın, romanın olay örgüsünü yönlendiren “kehanet”leri bu kadar hacimli bir kitaba evirmesi de sorgulanabilir bir tercih. 

 

Yine de bütün bunlar Çember’in, tekno-fetişizmin ilham verdiği en oturaklı distopyalardan birisi olmasının önüne geçememiş. Haberleşme, bağlı olma (connected) halinin arazları ortadayken, romanda kurulan dünya bir distopya olarak kalabilecek mi hep birlikte göreceğiz.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Onur Aşkın

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü.

Sanırım bu yılın ilk aylarıydı; Selçuk Demirel bir röportajında son aylarını satırların altını çize çize, notlar ala ala Kara Kitap’ı okuyarak geçirdiğini, desenler çizip alıntılar seçtiğini belirtiyor, Orhan Pamuk’la işbirliğinin müjdesini veriyordu.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.