Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Dosya // Kedili edebiyat




Toplam oy: 15
Bu dosya yazısı, özellikle bazı anti-pati(k) eylemlerden motive olmuştur. Örneğin sosyal medyada paylaşılan 3K’lı (kitaplı, kahveli, kedili) fotoğraflarda kedilerin entelektüel bir aksesuar olarak kullanılması ve kedinin nesneleştirilmesi... Dolayısıyla bu yazıda kedilerin nesne değil, edebiyattaki özne varlık olarak konumlandırılan yerlerinden bahsedilecektir.

Tam bir yıl önce, tam da bu sayfalarda, “Edebiyatın İyileştirici Gücü” başlıklı bir dosya hazırlamıştım. Kitapların, yüzyıllar boyunca birçok insanın hayatında üstlendiği terapist rolünü irdeleyen bir yazıydı. Antik Yunan şehrindeki bir kütüphanenin girişinde “İnsanın Ruhunun İyileştiği Yer” yazmasından, psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un “Ustalarınız kimler?” diye sorulduğunda kütüphanesini dolduran edebiyat eserlerini göstermesinden yola çıkmıştım. Ama elbette iyileştirici güçlerden bahsederken, tek boyutla yetinmek imkansız; iyileştiriciliği katmanlara ayırdığımızda ise karşımıza çıkan, önemli bir rol üstlenen bazı dört ayaklı canlılar da var!


“İlk bakışta kediyle yaşamak insana sadece psikolojik anlamda olumluluk sağlayan bir özellik gibi görünse de bilimsel araştırmalar kalp, tansiyon, kemik erimesi gibi birçok rahatsızlığın tedavisinde kedi mırlamasının olumlu etkilerini tespit etmiş bulunuyor. Hatta sporcuların vücut sistemini dengelemek için de kedilerin desteğine ihtiyaç duyduğu biliniyor.” Tarkan Kaynar’ın yakın bir zaman önce yayımlanan Kediatri: Kedili Tedavi başlıklı kitabı, işte bu diğer iyileştirici gücün etkileri üzerine en güncel örnek. Hayvanlarla tedavinin tarihinden tıpta kedilerin yerine, kedilerin hasta çocukların ve yaşlı insanların sağlığına olan etkilerine kadar kedilerle birlikte yaşamanın insanların hayatındaki etkilerine değinilen kitaptaki tüm başlıklar, hem dünyada hem de Türkiye’de yapılan araştırmalarla destekleniyor.

 


Yönetmenliğini Ceyda Tosun’un üstlendiği ve İstanbul’un kedilerini konu alan Kedi belgeseli de, kitapla neredeyse aynı günlerde gösterime girerek yüzümüzde gülümsemeye neden oldu. İstanbul’un yedi tepesine göndermeyle İstanbul’un nam salmış yedi kedisiyle tanıştık bu belgeselde: Sarı, Duman, Bengü, Aslan Parçası, Gamsız, Psikopat ve Deniz. Ve ayrıca, kedilere duydukları sevgi ve ilgiyle iyileşen insanların öykülerini de izledik.



Gündüz Vassaf’ın kedisi Billy’ye ithaf ettiği İstanbul’da Kedi isimli şiirsel romanının ikinci baskısının; “Özlem ve İhsan Oktay Anar’ın evine yerleşip oradan biz insanoğlunun halipürmelalini anlatan bir kedinin maceraları”nı okuduğumuz Âşık Kedi romanının ve Aylin Oflaz’ın Murakami’nin Kedisi romanının neredeyse art arda yayımlanması ise bu dosya yazısını bir anlamda zorunlu kıldı. Ama bu dosya yazısı, özellikle bazı anti-pati(k) eylemlerden motive olmuştur. Örneğin sosyal medyada paylaşılan 3K’lı (kitaplı, kahveli, kedili) fotoğraflarda kedilerin entelektüel bir aksesuar olarak kullanılması ve kedinin nesneleştirilmesi... Dolayısıyla bu yazıda kedilerin nesne değil, edebiyattaki özne varlık olarak konumlandırılan yerlerinden bahsedilecektir. Kedisiz bir yaşam hata mıdır bilemiyorum ancak kedisiz bir edebiyatı düşünmenin hata olacağını söyleyebilirim.

 

 

Kedilerin yazarlarla olan benzerlikleri


Kedilerin edebiyata bu kadar yerleşmesi, kuşkusuz, yazarlarla olan benzerliklerinden ileri geliyor. Yazarlar nasıl ki kimsenin aklına gelmeyen bir imgenin peşine düşüyorlarsa, o imgeyi evirip çevirip onunla “oynuyorlarsa” kediler de kimsenin görmediği bir şeye kilitlenip ona dikkat kesilebiliyorlar. Saatlerce bir gölgenin peşinde koşabiliyorlar mesela. Yazarların da kediler gibi meraklı oldukları ve keskin bir gözlem gücüne sahip oldukları da yadsınamaz bir gerçek. Uzun saatler yazma eyleminde bulunan, masa başında çalışan bir yazar ile uzun saatler onu izleyen bir kedinin sabrı da paralellik gösteren özelliklerden.


Kediler ile yazarlar arasındaki benzerliğin belki de en iyi özeti, Joyce Carol Oates’un şu ifadelerinde yer alıyor: “Yazarda, her sanatçıda olduğu gibi, bilinemez ve kestirilemez bir öz vardır ki biz bunu genelde 'hayal gücü' ya da 'bilinçdışı' diye adlandırırız – sanki adlandırmak, denetlemeyi bırakın, bilmekle eşdeğermiş gibi; işte Felis catus’un (ev kedisi) ulaşılabilirliğinde, Felis sylvestris’in (dağ kedisi) gizli, şeytanî, tamamen ulaşılmaz varlığını duyumsarız. Çünkü benzerler benzerlerini çağırır – türler arasındaki uçurumun ötesinden bile.”

 



Hal böyleyken, yani kediler yazarların hem kişiliklerine hem hayatlarına hem de eserlerine bu kadar sinmişken, kedilerin tarihsel kökeni ve kediler hakkında yazmanın tarihi üzerinde biraz durmakta yarar var sanırım. John Farley’in kaleme aldığı ve Türkçeye Elçin Gen tarafından çevrilen “Tüylü Hikaye: Yazarlar ve Kediler Hakkındaki Esrarlı Gerçekler” başlıklı makalede bu tarihsellik şu şekilde ifade ediliyor: “Tarih boyunca kedi sembolizminin kuruluşuna baktığımızda, Doğu ile Batı’nın kediye bakışlarında ciddi bir karşıtlık olduğunu görüyoruz. Bu iki karşıt bakışı baştan beri birleştiren unsur, bu sembolizmdeki anlamı üretenlerin çoğunlukla yazarlar veya en azından hikaye anlatıcıları olmasıdır. Köpekler, koruma güdüleri ve avlanmada insana yardımcı olmalarından ötürü 12 bin yıl öncesinden itibaren insanlar nezdinde hayli istikrarlı bir anlama sahip olmuşlardır. Pratikte (fare avlamaları haricinde) pek faydaları olmayan ve köpek gibi eğitilmeleri de mümkün olmayan kedilerin insanla ilişkisi çok daha sonraları, Mısır’da ikinci hanedanlık döneminde başlar; Mısır’ın Sümerlerden kalan bazı yazı sistemlerini devralıp tarihin ilk karmaşık yazılı dilini oluşturduğu dönemdir bu. Bu noktadan itibaren kedi Mısır’da çok önemli bir dinî figür haline gelir – önce kedi-tanrıça Mafdet’in suretinde, ardından adaletin, bilgeliğin, doğurganlığın ve zarafetin sembolü olarak. Burada ilginç olan, kadim Mısır’da evcil bir hayvandan ziyade tanrı olarak saygı duyulan kedilerin neredeyse sadece din adamlarının –yani esasen ilk yazarların– bakımında olmalarıdır. MS 390’da kediye tapınmak yasaklanır, ama kısmetin sembolü olarak kedi figürü, Japonya’da çeşitli efsanelerde ve bazı Murakami öykülerinde rastlanan Maneki Neko, yani ‘talih kedisi’ başta olmak üzere, Doğu inanç sistemlerinde çoğalmaya başlar. Gelgelelim, antik Yunan’da kediler çok daha karanlık bir mitolojinin parçasıdırlar: Ezop onların aldatıcı ve kuşku uyandırıcı niteliklerini ilk kaydedenlerdir. Asırlar sonra, 14. yüzyılda Kara Ölüm’ün sorumlusu ilan edilmeleri de kediler için hayırlı olmaz (tabii bugünden bakıldığında, kedilerin topluca yakılmaları, Avrupa’nın fare nüfusundaki muazzam artışla sonuçlandığı için hiç de akıllıca bir karar olmamıştır). 17. yüzyıla gelindiğinde kediler artık Şeytan’ın ve cadıların sağ kolu olarak görülmektedirler. O tarihten itibaren Avrupa folklorunda kedi neredeyse sadece bebek katili ve cadı dostu olarak, en iyi ihtimalle Poe’nun ‘Kara Kedi’sindekine benzer biçimde, korku ve endişe kaynağı olarak boy gösterir.” (Skop dergi – 10 Haziran 2012)



Kedi edebiyatına ciddi katkılar


Edebiyat tarihine baktığımızda ise, 1820’lerin başında yayımlanan Kedi Murr'un Dünya Görüşü isimli eserin, olup bitenlerin bir kedinin gözüden anlatılıp yorumlandığı ilk büyük roman olduğunu görüyoruz. E.T.A. Hoffmann’a düşünen ve konuşan bir kediyi, fablların ve masalların dünyasından çıkartıp ilk olarak “ciddi” edebiyata sokma fikrini veren ve bir roman yazdıran, her şeyden önce kedisinin iki özelliğiydi; tembellik ve merak. (Bu özellikler aynı zamanda tüm kedilerin ortak özelliği de sayılabilir.) Kedisinin tembelliği ya da iyimser bir tonla ifade edersek içine işlemiş dinlenme ihtiyacı, E.T.A. Hoffmann’a kendi yaratıcı süreçlerini hatırlatıyordu; bundan ötürü bu özellikleri romanındaki kurmaca kediye de atfetti: “Murr Kedi yalnızca canlı rüyalar görmekle kalmıyor, açıkça fark edildiği gibi sık sık hülyalara dalıyor, şair ruhlara dahiyane fikirler esinleten, uykuyla uyanıklık arasındaki o tuhaf, uyurgezerliğe benzer ruh haline giriyor. Bu vaziyetteyken kısa bir süredir sık sık inleyip iç geçiriyor, öyle zannediyorum ki ya bir tragedya üzerinde çalışıyor ya da âşık.”

 

 

 

E.T.A. Hoffmann, romanında kedisinin oyunbaz merakını, roman kahramanının bilimsel keşif merakıyla da ustaca birleştirmiştir: “Beni üstadın odasına en çok çeken şey, kitaplar, yazılar ve bin bir türlü tuhaf alet edavatla dolu yazı masasıydı. Bu masanın beni cezbeden bir tılsımı olduğunu söyleyebilirim ama gene de beni bu güdüye tamamen kapılmaktan alıkoyan saygıyla karışık bir ürküntü de hissediyordum. Bir gün usta yokken korkumu yenip masaya sıçradım. Yazıların, kitapların ortasında oturup eşinmek ne keyifti ama. Bir müsveddeyi patilerimin arasına alıp sağa sola çekiştirdiysem cüretkarlıktan değil, hayır sadece ihtirastan, bilgiye duyduğum açlıktan.” Kağıtların parçalanmasıyla biten bu sahne, kediler için tipik olmayan bir eğitim yolculuğunun başlangıcı olur. Roman kedisi önce okumayı sonra da yazmayı öğrenir. Nihayet yazar da olur, “Fare Kapanları ve Kedi Zihniyeti ve Eylemlerine Olan Etkileri” adlı bir kitap ve “Düşünce ve Sezgi ya da Kedi ve Köpek” adlı bu iki türün arasındaki uçurumu ele alan karşılaştırmalı bir felsefi deneme yazar!


Kedilerin edebiyatın polisiye kapısından girişinin tarihi daha da eski olsa da; 60’ların ortasında Lilian Jackson Braun’un uzun soluklu “kedili hafiyeler serisi” özellikle dikkate değerdir. Braun’un yazdıkları, çocukluğunun sevimli birer yüzü gibi karşımızda belirir. Komşularının siyam kedisinin ölümünden çokça etkilenen Braun, 25 kitaptan oluşan bu “light” seriyi edebiyat dünyasına armağan edecektir.

 

1697 yılında Charles Perrault'nun yazdığı ve hâlâ her çocuğun keyifle okuduğu Çizmeli Kedi, kedilerin masal sahnesine belki de ilk çıkışı. 1741'de ise İtalyan yazar Domenico Balistrieri'nin "Ölen Bir Kedi İçin Gözyaşları”, Lewis Carroll’ın 1865’de kaleme aldığı Alice Harikalar Diyarı'nda isimli eserinde "Cheshire Kedisi”, Bulgakov’un Usta ile Margarita’sındaki siyah kedi, Marlen Haushofer’in Duvar’ındaki siyah kedi ile kedi edebiyatına ciddi bir katkı sağlanmıştır. Jean-Jacques Rousseau ise Emile isimli eserinde “ilgi ve algı” olgusunu işlerken bir kedi ile bir çocuğun merakını kıyaslayarak işe başlamıştır.


“Hepsi hayvan öyküleri yazar. Başka şey bildikleri yok.”


Kurgu olmasa da, edebiyat tarihine bir mektup yoluyla geçen trajik bir olayı da anmadan geçmek istemem. Hemingway de kedilere olan düşkünlüğüyle bilinen bir yazardı. Bir gemi kaptanının Hemingway’e verdiği “altı parmaklı” kedi Snowball, yazarın ilk kedisiydi. Yazarın başka kedileri de oldu. Bunlardan biri de Uncle Willie’ydi. Şubat 1953’te Hemingway, yakın arkadaşı Gianfranco Ivancich’e, kedisi Uncle Willie’yi öldürdüğünü mektupta anlatır; şu cümlelerle: “Sevgili Gianfranco; Sana yazdığım mektubu bitirmiş tam da zarfa koymak üzereyken Mary, Torre’dan geldi ve ‘Willie’ye kötü bir şey oldu’ dedi. Dışarı çıktım ve Willie’yi iki ön bacağı kırılmış halde buldum: biri kalçadan, diğeri dizin altından. Ya bir araba çarpmıştı ya da biri sopayla vurmuştu. Tüm yolu diğer iki ayağıyla yürümüştü. Kemik birçok yerden kırılmış, yaralara kir bulaşmış ve parçalar dışarı çıkmıştı. Ama o mırladı ve benim bunu düzeltebileceğimden emin görünüyordu. Rene’ye onun için bir kase süt getirttim. Rene onu tutup okşadı ve Willie sütünü içerken ben de onu başından vurdum. Acı çektiğini sanmıyorum. Sinirler öyle ezilmişti ki bacakları artık acımamaya başlamıştı. Monstruo benim yerime ateş etmek istedi ama ben kimseye sorumluluk vermek ya da Will’in bir başkasının onu öldürdüğünü bilmesini istemedim. Tabii ki seni özledim. Uncle Willie’yi özledim. İnsanları öldürmek zorunda kaldım ama hiç 11 yıldır tanıyıp sevdiğim birini değil. Hele ki 2 bacağıyla mırlayan birini hiç değil.” (The Letters of Ernest Hemingway)


Stephen King ve kedisi Clovis, Albert Camus ve kedisi Cigarette, Neil Gaiman ve kedisi Zoe, Doris Lessing ve kedisi Black Madonna, Hermann Hesse ve kedisi Narciss de bu çok sevdiğimiz yazarların hayatlarına etki etmiş patili dostları…

 

 


Yazarların kedileriyle kurdukları ilişkide çoğunlukla iyimser duygulara sahip olduklarını düşünebiliriz. Peki aynı şey kediler için de geçerli midir? Elbette her kedi nevi şahsına münhasır olduğu için bir genelleme yapmak mümkün değil. Ancak bu sorunun yanıtını Alman yazar Elke Heidenreich, “Yazarın Kedisi” başlıklı öyküsünde bir nebze veriyor: “Keşke bu kadar sigara içmeseydi. Gözümden yaş geliyor. Ayrıca sürekli bir aşağı bir yukarı dolanıyor. Oturduğu yerde oturamaz mı? (…) Hayvan öyküleri yazıyor. Hepsi hayvan öyküleri yazar. Başka şey bildikleri yok. Bize bakıp anladıklarını düşünürler ve bizim hakkımızda yazarlar. Hıh! Dünyadan haberi yok. Benim onu zayıf bir herif olarak gördüğümü bilmiyor bile. Akşamları o uyuduktan sonra çatılarda geziyorum, pencereden bakıyorum ve başka yerlerde olup bitenleri görüyorum. O ne yapıyor? Hiç. Bilgisayar, konserve, uyku. Hepsi bu. Kız arkadaşı bile yok. Burada yaşıyorum, evet, doğru. Ne de olsa bir yerlerde yaşamak gerekiyor. Yazarlar ve kediler, diyor coşkuyla. Boş versene. Onun varlığı acınası; sırf burada çocuklar olmadığı için yanında kalıyorum. Çocuklara yazarlardan da az tahammülüm var. Ayrıca kadınlardan da hazzetmem; kadınlar parfüm sürüyorlar. Hiçbir kedi buna dayanamaz.” (çev. Esen Tezel)


Peki ya Türkçe edebiyata baktığımızda...


Türkçe edebiyattaki külliyata göz atmak istersek, sanırım ilk olarak “kedili” isimlere sahip kitaplardan başlayabiliriz. Eminim atladıklarım olacaktır ama, bu yazıda daha önce adı geçenlerin haricinde, ilk aklıma gelenler: Kediler Krallara Bakabilir (Enis Batur), Üzgün Kediler Gazeli (Haydar Ergülen), Göçmüş Kediler Bahçesi (Bilge Karasu), Ne Kitapsız Ne Kedisiz (Bilge Karasu), Bakışsız Bir Kedi Kara (Ece Ayhan), Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm (Zülfü Livaneli), Gemileri Sayan Kedi (Vecdi Çıracıoğlu), Kedi Mektupları (Oya Baydar), Üç Bacaklı Kedi (Bülent Oran), Yoga Yapabilen Bir Tekir (Yavuz Erten), Lacivert Kedi (Tarık Sipahi)...



Biraz daha ayrıntılara inmek istediğimizde; Türkçe edebiyata konu olmuş kediler hakkında Gökhan Akçura’nın pek kıymetli eseri Kedi Kitabı önemli bir kaynak. Akçura'nın yazdığına göre, edebiyatımızda kedi izlerinin peşine ilk kez düşen İbrahim Alaettin Gövsa’dır. Kedi Kitabı’nda altmışı aşkın tanınmış ismin kedi üzerine yazılarını, çizimlerini görebiliyoruz. Tevfik Fikret ile başlayan yazarlar listesi Gülriz Sururi ile noktalanıyor.



Adalı yazarlarımızdan Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın on iki yaşında ölen kedisi meşhur Nazlı, “Kedim Nasıl Öldü?” adlı uzun bir hikaye ile edebiyat dünyasına girmişti. Diğer bir ünlü kedi, Tevfik Fikret’in Zerrişte’si; edebiyatta kedi ile kadın arasındaki ilişkinin önemli sembollerinden biri olmuştur. Oya Baydar’ın Kedi Mektupları’ndaki kahramanlarından Nina, romanı şöyle özetliyor: “Bu hikayede kedilere ilişkin dişe dokunur, yeni bir şey yok, ama insanları yakından tanıyıp anlamak isteyen kediler için çok yararlı bir kaynak.”



İçinde kedi olan şiirler de en az kedi öyküleri kadar fazla ve oldukça geniş bir şair silsilesiyle günümüze kadar uzanıyor. Nazım Hikmet’ten Behçet Necatigil’e, Özdemir Asaf’tan Sunay Akın’a, Edip Cansever’den Haydar Ergülen’e birçok şairin kedilere ya da kedilerine ilişkin yazdıkları şiirleri okuyabiliriz. Örneğin Garip akımı şairlerinin, Orhan Veli’nin “Ciğerci Kedisi”, Oktay Rıfat’ın “Kedili Gece”, Melih Cevdet Anday’ın “Kediler” ve “Kedi” başlıklı şiirleri de edebiyatta yer edinmiş önemli şiirlerden. Haydar Ergülen ise kitaba da ismini veren “Üzgün Kediler Gazeli”nde şu mısralarla içimizi okşuyor: “Kedim kendisini evin uysal şiiri sanıyor, şiirin aklı kısa tırnakları uzun,/ Kedim kendisini bilge sanıyor sokakların ve aşkın ısrarla özlediği./ (…)/ Kedilerin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim/ Beni turnasız türkülerin beni solgun bir kedinin kalbinde unuttular.”

 

Güzel başlıklı güzel kitapların yazarı Bilge Karasu da, Ne Kitapsız Ne Kedisiz kitabının “Bir Hayvanla Yaşamak” isimli denemesinde hayvanlarla kurduğumuz ilişkiye dair şunları söylemişti: “Hayvan, bizim açımızdan, başka’dır. Onun açısından bizim başka olduğumuz gibi… Bu başkalıklar, pek güzel, bir arada yaşamağı öğrenebilir. Kızdıklarında kedilerini, köpeklerini kendileriyle özdeşleşmiş sayanlar ne kadar yanılıyorsa, sevdiklerinde kedileriyle, köpekleriyle özdeşleşenler de bir o kadar yanılıyor diye düşünürüm. Bir arada yaşayınca, ötekini düşünür, ötekinin kaygısını taşırsınız elbet. Ona dokunan size de dokunmuştur, onu sevindiren sizi de sevindirir. Ama ötekinde kendi izdüşümünü aramak hiç gerekmez. O bizim dilimizi –hangi düzeyde olursa olsun, hiç önemli değil– anlamasını bir parça öğrenir. Aynı şeyi biz niye yapmayalım?”

 

 

 

Yoksa sizin bir kediniz bile yok mu?

 

Kediler eğitilebilen varlıklar değillerdir. Öyle olsaydı yazarların kedilerle pek işi olmazdı diye düşünüyorum. Kedi tarafından eğitilebilen ancak biz insanlar olabiliriz. Onlardan öğrenilecek öyle çok şey var ki… Durabilmenin, susabilmenin, bekleyebilmenin, sabredebilmenin gitgide zorlaştığı bu hız çağında kediler tüm bu hızlılığa meydan okurcasına durmanın, susmanın, sabrın en büyük temsilcisidirler. Anda kalabilmenin kişisel gelişim kitaplarına sıkıştırılmış, sığlaşmış ve “öğretilmeye” çalışılan halinin aksine, anda var olabilmenin öğrenilmeksizin, öğretilmeksizin hepimizde var olabilen ancak bunun üzerini örttüğümüzü gösterebilen yegane varlıklardır. Onlara var olmak, sadece var olmak yeter de artar bile. Başka hiçbir şeye gerek olmadığını, hiçbir şey “yapmak” gerekmediğini, sadece “olmanın” mümkünatını görebiliriz bir kedide.



Kedilerin öğreticiliğine dair Peyami Safa’nın şu sözleri pek çok şeyi özetler nitelikte aslında: “İnsan hayvanların en çok düşüneni, çünkü en aptalıdır. Düşünmek aptallıktan kurtulmak için değil midir? Hayvanların buna ihtiyacı yoktur. Ben kedimden daha aptalım, işte masamın üstünde bir sürü kitap. Okuyorum, okuyorum da gene kedim kadar öğrenemiyorum.”



Yoksa sizin bir kediniz bile yok mu? Umarım bir an önce bir kedi tarafından “eğitilmeye,” bir kediyle dost olmaya ve o kedi mırlamalarını hayatınızın bir melodisi haline getirmeye başlarsınız.

 

 


 

 

 

Görseller:  Dilem Serbest, Gökçe İrten, Gülce Baycık

 

 


 

 

SabitFikir arşivinden ek okuma:


Edebiyatın iyileştirici gücü

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Köşesiz Hüzünler


Behçet Çelik’in 2010’da yayımlanıp 2011’de Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazanan kitabı Diken Ucu, içerdiği on dört hikayeyle Çelik’in yazı dünyasına ışık tutmaktadır.

İnceliğin Sesi Olan Öyküler

Diyabet son yıllarda görülme sıklığı hızla artan bir sorun. Halk arasında şeker hastalığı olarak da anılan bu zorlu hastalık, çocuklardan yaşlılara ve hatta hamilelere kadar pek çok insanı etkiliyor. Üstelik sadece ilaç kullanmak yeterli değil, sağlıklı bir hayat sürmek istiyorsanız, yaşam biçiminizde köklü değişiklikler yapmanızı da gerektiriyor.

 

Arkadaşlarınızı sizin çok sevdiğiniz bir diziyi seyretmeye ikna etmeniz bazen epey güç oluyor. Bırakın ikna etmeyi, söz konusu diziyi tarif etmek bile başlı başına bir problem halini alabiliyor. Geçenlerde başıma geldi. Kalanlar'ın (The Leftovers) sonlarına yaklaşmıştım ve hayatımda seyrettiğim en güzel dizilerden birisi olduğunu düşünüyordum.

Kitabevi raflarında karşımıza çıkan kitaplara bir müddet sonra sinema salonlarında da rastlamaya alıştık. Gerek Hollywood, gerekse bağımsız sinema endüstrisi edebiyattan sıklıkla besleniyor artık. Peki 2018'de hangi romanların uyarlamalarını izleme fırsatı bulacağız? İşte 2018'de beyazperdede göreceğimiz 10 roman:

 

 

Söyleşi

Serhat Tolga Yıkıcı ve Ayşegül Kirpiksiz ile söyleşi:


 “Wattpad genç okuru daha iyi anlamamıza imkan veriyor.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.