Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Sinema // Edebiyat uyarlamalarımızdan unutulmaz 10 karakter




Toplam oy: 61
Perdede de edebiyat metninde olduğu kadar tesirli olan, iyi tahlil edilen, akılda kalan hangi karakterlerden söz edebiliriz?

Ömer Kavur imzalı 1987 yapımı Anayurt Oteli’nin yenilenmiş kopyasıyla salonlara konuk olmasının en güzel tarafı, bizde uyarlama konusundaki belki de en yetkin örneklerden birini yeniden düşünmek, onu düşünürken elbette Yusuf Atılgan’a da bugünden bakmak oldu. “İstasyona yakın Anayurt Oteli'nin kâtibi Zebercet”in iç dünyası, Yusuf Atılgan’ın metninde diğer tüm karakterlerin, hatta Anayurt Oteli’nin kendisinin ruh haline sirayet eder; ya da etraftakilerin ruh hali ona sirayet etmiştir, kim bilir? Film aklınıza gelince hemen Zebercet’i gözünüzün önüne getirirsiniz, Macit Koper’in “Zebercetlik”i hemen eleveren duruşu, yüzü, gölgeli suratı gelir akla. Perdede de edebiyat metninde olduğu kadar tesirli olan, iyi tahlil edilen, akılda kalan başka hangi karakterlerden söz edebiliriz?

Türkçe edebiyattan sinemamıza geçiş yaparken kuvvetinden pek bir şey kaybetmeyen karakterlerden birkaçını hatırladık. Zebercet’in ruh haline yaklaşanları da, ondan çok öteye düşenleri de bu öznel listeye dahil ettik.


Hakkâri’de Bir Mevsim (1982, Yön. Erden Kıral) – Öğretmen

 

Ferit Edgü Hâkkari’de Bir Mevsim’de roman bütünlüğünde bir şiir yazar. Sürgüne gönderilen bir öğretmenin, “yabancılar arasında bir yabancı”nın her yerde sürgün ruhunu tasvir eder. Hâkkari’de bir dağ köyünde karşılaştığı yoksunlukla, acıyla dolu yaşamın etkisinde her şeyi muhasebeye kalkışan öğretmeni anlatırken, Erden Kıral da, görüntünün grameriyle oynar, metnin şiirini perdeye yansıtmaya çalışır. Onat Kutlar’ın senaryosu ve Genco Erkal’ın oyunculuğun da etkisiyle, Hâkkari’de Bir Mevsim bir düzyazı şiirin film hali olur çıkar.



Sarı Mercedes (1987, Yön. Tunç Okan) – Bayram

 
Tunç Okan’ın Sarı Mercedes’i, kara mizahı toplumcu gerçekçi bir damarla birleştiren, her iyi yol filminin yaptığı gibi, arka planına bir devrin, bir coğrafyanın manzarasını nakşeden, sinemamızda kendine has yeri olan bir filmdir. Adalet Ağaoğlu’nun 12 Mart sonrasının manzarasıyla sıkı ilişki içinde olan romanı Fikrimin İnce Gülü’nden uyarlanan filmin anakarakteri Bayram da, sinemamızın unutulmazlarındandır. Almanya’da otomobil fabrikasında işçi olan Bayram, yıllarca emek edip aldığı, “Balkız” adını koyduğu Mercedes’ine atlar, büyüdüğü köye doğru yola çıkar. Bayram, yolculuk boyunca pek çok şeyin sembolü olacaktır, ama bir yandan da Bayram’ın, o derinlikle çizilmiş karakterin yolculuğudur bu.

 

 

 

Fahriye Abla (1984, Yön. Yavuz Turgul) – Fahriye Abla

 
“Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,/ Kapanırdı daha gün batmadan kapılar./ Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,/ Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!” diye başlar Ahmet Muhip Dıranas’ın “Fahriye Abla” şiiri. Yavuz Turgul’un Fahriye Abla’sı da öyle romandan falan değil, Dıranas’ın hepi topu 28 mısralık şiirinden esinlenmiştir. İlkgençlik düşlerine, mahalle aşklarına bir güzelleme niteliği de vardır filmin; daha başka pek çok şeyin yanında. Müjde Ar’ın unutulmaz performansıyla mahallenin muhafazakar kodlarını bozguna uğratan Fahriye Abla’nın yüzü, edası, ses tonu hafızamıza kazınmıştır.



Bekçi (1965, Yön. Tunç Başaran) – Bekçi Murtaza

 

Orhan Kemal’in 1952 yılında tefrika ettiği romanı Murtaza, edebiyatımızın klasikleşmiş metinlerinden biri olarak pek çok karaktere de ilham olmuştur. Amirlerinin, patronların sözüyle insanca bildiği arasında sıkışıp kalan Bekçi Murtaza’yı beyazperdeye ilk olarak Tunç Başaran 1965 yılında uyarlar; başrolü de Müşfik Kenter’e emanet eder. Pek çoklarının aklında, en az bu ilk uyarlama kadar yer eden diğer uyarlama ise, Ali Özgentürk’ün yönettiği 1986 tarihli Bekçi’dir. Burada başroldeki Müjdat Gezen, Orhan Kemal’e yaraşır bir Murtaza portresi çizer, onun vazife tutkusu peşinde giderek kendini yitirişini yansıtmasını bilir.



Susuz Yaz (1963, Yön. Metin Erksan) – Osman


Necati Cumalı’nın aynı adlı hikayesinden uyarlanan Susuz Yaz, 1964’te Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanarak sinemamıza yurt dışındaki ilk büyük ödülü getirir. Metin Erksan’ın klasikler arasına giren filminden ilk akla gelen karakter, bu tür pek çok klasiğin aksine, bir “kötü adam”dır. Suyu komşularıyla paylaşamayan Kocabaş Osman. Filmin başarısında, Osman adlı karakterin kötücüllüğünü münferit bir vaka ya da “insan ruhu”na has bir durum olarak değil, toplumsal dinamiklerinin içinde resmedişi önemli rol oynar.



Gölge
(2008, Yön. Mehmet Güreli) – Selma


Edebiyatımızın kült romanlarından Selma ve Gölgesi, buraya ait bir kara film (film noir) yaratmak için biçilmiş kaftandı. İyi ki Mehmet Güreli çıkıp da Peyami Sefa’nın bu metnini sinemaya uyarladı. Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı Selma ve Gölgesi, öldüren kadın (femme fatale) denilen tiplemenin de en çetrefil örneklerinden birini içerir. Sürekli buhranlı bir ruh haliyle seyreden, tutku ve nefret arasında gidip gelen ve etrafındakileri de karanlığın içine çeken Selma, edebiyatımız için olduğu kadar sinemamız için de ayrıksı bir konumda değerlendirilmeyi hak eder.


Kıskanmak (2009, Yön. Zeki Demirkubuz) – Seniha


Nahid Sırrı Örik, girift cümleleriyle, karakter tahlili konusunda en az Peyami Safa kadar kuvvetli bir kaleme sahip. Onun Kıskanmak romanından Zeki Demirkubuz’un uyarladığı yapım, 1930’ların Zonguldak’ında geçen bir dönem filmi. Genelde Dostoyevski, Camus gibi isimlerden yaptığı serbest uyarlamalarla tanıdığımız Demirkubuz, bu kez Örik’in yarattığı Seniha adlı karakterin kötücüllüğünde odaklanıyor. Tüm hayatını haset ve hınç üzerinden kuran, kendini çirkin, işe yaramaz gören bir karakterin iç dünyasına dalmaya davet ediyor bizi.



Zübük (1980, Yön. Kartal Tibet) – Zübük

 

Hiciv geleneğinin önemli eserlerinden, Aziz Nesin imzalı Zübük, yozlaşmış bir politikacının yükseliş ve düşüşlerle dolu hayatının öyküsünü anlatırken pek çok topluma ve zamana uyarlanabilecek bir karakter yaratır. Milletvekili İbrahim Zübükzade’nin ikiyüzlülük, arsızlık ve yalanla dolu yolculuğunu Atıf Yılmaz senaryolaştırır. Bu karakterin bu denli kanlı canlı bir şekilde gözümüzün önüne gelmesinde ise, Aziz Nesin’in metninin her devirde geçerli olan yanları kadar, Kemal Sunal’ın kifayetsiz bir muhterisi cisimleştiren muhteşem performansının da etkisi vardır.



Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2011, Yön. Seyfi Teoman) – Ender ve Çetin


Seyfi Teoman’ın, ölümünden bir yıl önce uyarladığı Barış Bıçakçı romanında üç anakarakter vardır aslında; ama iki orta yaşlı erkek karakteri tek bir karakter gibi düşünmek de mümkündür. Bıçakçı’nın her metninde hissedilen duyarlıkların farklı iki tezahürü gibidir Ender ve Çetin. Onların kitapların dünyasından çıkmak istemeyen halleri, müziğin, iyi edebiyatın etrafında, yalnızca şefkatin, dostluğun, yemeklerin, güzel sözcüklere dökülmüş düşlerin ve hayal kırıklıklarının girebildiği evreni, Bıçakçı’nın roman karakterlerinin bir izdüşümüdür bir bakıma. Film düşünüldüğünde hep bir arada akla gelir Ender ve Çetin.



Cingöz Recai
(1954, Yön. Metin Erksan) – Cingöz Recai


Yakın zamanda Onur Ünlü’nün seriyi yeniden canlandıracak olmasıyla gündeme gelen Cingöz Recai filmlerinin kaynağında, Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı romanlar var. Peyami Safa, kurnaz ve tarz sahibi hırsız Arsène Lupin’den ve Batılı “ucuz roman” geleneğinden ilham alarak yaratır Cingöz Recai’yi. Metin Erksan’ın yönettiği Beyaz Cehennem: Cingöz Recai de Turan Seyfioğlu’nu bu nüktedan haydut karakterinde beyazperdede takdim eder. Safa Önal’ın 1969’da çektiği Cingöz Recai’de ise çapkın hırsızımızı Ayhan Işık canlandırır.

 

 


 

 

Görsel: Levent Y. İnce

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Bilinç Yumağı: “Işık Karanlıkta Parlar”

 

Cem Kalender’in Klan isimli romanı yayımlandığı günden beri okurun ilgisini çeken, duyurdukları ve duyumsattıklarıyla farkını ortaya koyan bir ilk roman.

Edebiyat tarihi bildiğimiz, tanıdığımız yerler kadar sadece hayal dünyamızda var olan yerler de ihtiva eder. Bu yerler kimi zaman içinde yaşadığımız dünyanın kimselerin bilmediği bir köşesinde kurulmuştur, kimi zamansa çok uzaklarda bir yerlerde. Fakat bu yerlerin kimileri vardır ki onların ortak özelliği okurlarının o yerleri görmek, o hikayelerin bir parçası olmak istemesini sağlamasıdır.

Kitaplarla haşır neşir olanlar bilirler ki, kütüphanenizdeki kitapların sayısı arttıkça bir düzeni sürdürmek de gittikçe zorlaşır. Kitaplar raflara sığmaz olur, gittikçe üst üste yığılır ve en sonunda işler içinden çıkılmaz bir hal alır. Peki bu krizi olumlu bir duruma dönüştürmek mümkün mü?

 

Yeni yıl yeni kitaplar demek hiç kuşkusuz. Belki de uzun zamandır çevrilmesini beklediğimiz o kitabı 2018 içinde Türkçede görebileceğiz nihayet ya da nicedir yeni bir roman yazsa diye beklediğimiz o ismin yeni romanını okuyabileceğiz sonunda. Sürpriz ilk kitaplarla, yeni isimlerle de karşılacağız hiç kuşkusuz....

İstanbul Ataşehir’de, gökdelenlerin arasında bir vahadan farksız Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi (NGBB). Girişte, duvarlarında bahçenin tarihçesinin anlatıldığı levhaların sıralandığı bir tünelden geçiyorsunuz ve adeta bir zaman tüneli gibi, sizi bambaşka bir zamana ve mekana çıkarıyor o uzunca tünel.

 

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.