Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

“Farklı çıkmışsın biraz”



Toplam oy: 18
Hakan Bıçakcı
İletişim Yayıncılık
Uyku Sersemi’nde rüyaların yanı sıra İstanbul’un insana tedirginlik ve endişe veren dönüşümünü de başarıyla bir korku unsuru olarak kullanmış Hakan Bıçakcı.

Kahraman Kara yirmi dokuz yaşında; çevirmen, bir yandan editörlük ve redaktörlük de yapıyor. Tarlabaşı’nda yaşıyor. Liste hazırlama hastalığından mustarip Kahraman Kara’nın günleri senelerdir uğraşmakta olduğu “İstanbul Kitabı” için çalışarak geçiyor. Reklam yazarı sevgilisi Elif’le, iş çıkışı buluşup yemek yiyip film izledikleri, pek de tutkulu olmayan bir ilişkileri var. Ikea’dan döşenmiş evinde kedisiyle yaşıyor.

 

Bir gün, kitabındaki en önemli bölümlerden birini oluşturacak kitapçının kentsel dönüşüme kurban gidip kapanacağını öğrenince morali bozulsa da pes etmiyor ama kitabın sayfalarını bir bir yırtan gizli el de boş durmuyor; pastanenin, sinemanın, ilk kitapçının yerine geçecek ikinci kitapçının da kapanacağı haberi kabus gibi çöküyor Kahraman’ın üstüne.
Bir sabah o uyurken fotoğrafını çekiyor Elif. Fotoğrafa bakınca kendisi yerine bambaşka bir adamı görüyor Kahraman. Elif meseleyi “Farklı çıkmışsın biraz” deyip geçiştirse de, Kahraman bunu uyku sersemliğine bağlasa da işler bambaşka bir hal alıyor, ilk bölümün sonunda Kahraman şöyle diyor: “O alelade pazar sabahından sonra, hiçbir şeyin bir daha asla eskisi gibi olmayacağını anlamıştım.”

 

Uyku Sersemi Hakan Bıçakcı’nın altıncı romanı. Üç bölümden oluşan roman daha ilk bölümün girişindeki paragrafla bile tipik bir Hakan Bıçakcı metni okuyacağımız müjdesini veriyor; ilk sayfadan romanın hem sakin hem de gergin, tedirgin eden, rahatsızlık veren ama tuhaf bir biçimde boğuculuktan uzak atmosferini hissettiriyor.

 

 

Kahraman’ın önceleri yalnızca uyurken, sonraları uyanıkken başka bir adama dönüşmesi, “İstanbul Kitabı” projesinin baltalana baltalana yüzbinlerce basılıp dünya dillerine çevrilecek güncel bir İstanbul rehberinden İstanbul’un artık olmayan tarihi mekanlarını anlatan bir nostalji kitabına dönüşmesiyle paralel ilerliyor. Bu dönüşümün yarattığı psikolojik gerilim metnin içinde tekrar eden cümlelerle, ve rüyalarla yansıtılıyor. Uyku, rüyalar ve kabuslar Bıçakcı’nın bu romanında da başrolde ama bana göre bu kez kahramanın yaşadığı an ve rüya katmanlarının geçişli halinin bir muğlaklık yaratıp, kurgunun ana zamanını zedelemesini istememiş yazar. Örneğin Karanlık Oda’nın isimsiz kahramanının rüyaları romanın zamanını tamamen muğlaklaştırıyor, rüya, şimdiki zaman, geçmiş hepsinin birbirine karışmasını sağlıyordu. Oysa Kahraman ister tek bir rüyadan ister iç içe geçmiş rüyalardan uyansın, daima kurgunun ana zamanına dönüyoruz. 

 

“Ben hiçbir zaman dışarıdan gelen canavarları, yaratıkları, uzaylıları korku unsuru olarak görmüyorum, tam tersi onları öldürüp birbirine sarılan o insanları, o babaerkil toplumu korku unsuru olarak görüyorum. Var olan düzeni sorgulamaya çalışıyorum,” diyordu bir röportajında Hakan Bıçakcı. Uyku Sersemi’nde rüyaların yanı sıra İstanbul’un insana tedirginlik ve endişe veren dönüşümünü de başarıyla bir korku unsuru olarak kullanmış. Devasa bir şantiye alanına dönen İstiklal Caddesi, caddede daima hazır bekleyen tomalar ve polisler, alüminyum inşaat perdelemeleriyle ulaşılmaz hale gelen deniz, kentsel dönüşüm sebebiyle yıkılan apartmanlar, birer birer kapanan dükkanlar, Arap turistler, yol kesen tinerciler, belediyenin mega video ekranları, içinde kimsenin yaşamadığı lüks siteler... Yani çoğumuzun tanıklık ettiği İstanbul kabusuyla Kahraman’ın ilişkisinin ipucu, “İstanbul Kitabı”nın başındaki Calvino alıntısında: “Kentlerle ilişkimiz rüyalarla olduğu gibidir.”

 

 

 


 

 


Görsel: Seda Mit

 

 

 

 


 

 

 

 

Hakan Bıçakcı'nın bu yeni romanını kaleme aldığı çalışma masasının ayrıntıları için tıklayınız!

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hasta ve geri döndürülemez biçimde sakatlanmış çocuklarla dolu bir hastanenin koridorlarında dolaşırken, Scott Stambach’in beni oraya nasıl sürüklediğini merak etmekten kendimi alamadım. Belki özel ihtiyaçları olan çocuklara öğretmenlik yapması, belki de Çernobil gibi bizi de çok yakından etkileyen bir konu seçmesi bu etkiyi yaratıyordu.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş.

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.