Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Hollanda havası



Toplam oy: 65
Nescio // Çev. Gül Özlen
Soyka Yayınevi
Yoksulluk, savaş, bunalım veya yaratma kaygısı içindeyken bile keyif alınabilecek bir şeyler olduğunu göstermeye çalışıyor Nescio.

Jan Hendrik Frederik Grönloh ismi, çoğu kişiye bir şey ifade etmeyebilir. Fakat Nescio deyince, özellikle Hollanda civarında hayli tanınan bir yazar akla geliyor. Hollanda-Bombay Ticaret Şirketi’ndeki kariyerini etkilememesi için, Latince “bilmiyorum” anlamına gelen “Nescio” mahlasını kullanan Grönloh, ölümünden sonra ünlenenlerden. Yıllar geçtikçe Hollandalılar arasında tanınırlığı artan Nescio, belli başlı öyküleri “Beleşçi” ve “Küçük Titanlar”la Flemenkçenin en bilinen kalemlerinden birisi haline geldi. Bu iki öyküyü de kapsayan Amsterdam Hikayeleri, hem bilindik hem de yabancısı olunan Hollanda’yla buluşturuyor bizi.

Amsterdam Hikayeleri’nde Nescio, bir yandan kentin bir yandan da kitaptaki karakterler aracılığıyla kentte yaşayanların öyküsünü anlatıyor. Bol diyaloglu metinler toplamı, yazarın 19. yüzyılın sonuyla 20. yüzyılın başındaki hanımefendi ve beyefendilerin sohbetlerine; hayatın içinde ve dışında kalanlara odaklanıyor. O rahat Hollanda havası, Nescio’nun satırlarının tamamına hâkim. İyimserlikle güçlenen bu rahatlık, sokaktaki felsefeyi getirip önümüze koyuyor. Bir anlamda hayatı tartışan ve ondan her koşulda keyif almaya çalışanlarla yüzleşiyoruz. Örneğin, sadece güzel bir havayı düşlüyorlar. Bu yalın hayal, kafasını işten kaldırmayan insanlara tepeden bakmayı ve onlar için üzülmeyi kolaylaştırıyor. Yoksulluğun verdiği güçle hayatta durdukları yeri de yorumluyorlar: “Biz dünyanın üstündeydik, dünya da bizim üstümüzde ve ağır baskı yapıyordu. Epey derinlerde çabalayan insanları görüyor, onları küçümsüyorduk, kibirli beyefendiler, özellikle o beyefendiler her zaman yoğundur ve hayatta çok başarılı olduğunu düşünür.”  

Zenginlerin Tanrısı’ndan medet ummayan ve yalnızca kendine güvenen bu küçük titanlar, dünyayı şaşırtmayı kafasına koymuş insanlar olarak resmediliyor Nescio tarafından. Böylece kimi fırçasını konuşturuyor kimi de kalemini…


Kitaptaki karakterler, neye özlem duyduğunu bilmese de yeni bir sanatın doğacağını veya başka hayatların yaşanacağını hissediyor. Çürüme çağının arifesinde, büyük şair olmanın ve ardından düşüşe geçmenin insanı yorduğunun da farkındalar. Hatta içi dolu bir aşk yaşamanın da…

Nescio’nun naif insan portreleri çizdiği kitapta, kişilerin birbirine hiçbir art niyet beslemeden baktığı ya da içten pazarlıklı biçimde yaklaşmadığı ortada. Beri yandan kitaptaki zaman dilimlerinde, günümüzdeki kadar değilse de kendine göre bir hareketlilik söz konusu. Mevcut koşturmaca, duyguları ifade edebilme ya da Nescio’nun deyişiyle “dünyayı fethetme” anlarında öne çıkıyor.

Metinlerin, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, savaş ortasında ve savaşın bitimini izleyen birkaç yılda yazıldığını dikkate aldığımızda, Nescio’nun, insanların zihnindeki sıkıntılardan bir parça umut çıkarmaya uğraşıp her şeye rağmen hayatın kimi olumlu yanlarını göstermeye çabaladığını fark ediyoruz. Kısacası yazar, Amsterdam Hikayeleri’nde, yoksulluk, savaş, bunalım veya yaratma kaygısı içindeyken bile keyif alınabilecek bir şeyler olduğunu göstermeye çalışıyor. 

 

 


 

 

 

Görsel: Esra Kalay

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü.

Sanırım bu yılın ilk aylarıydı; Selçuk Demirel bir röportajında son aylarını satırların altını çize çize, notlar ala ala Kara Kitap’ı okuyarak geçirdiğini, desenler çizip alıntılar seçtiğini belirtiyor, Orhan Pamuk’la işbirliğinin müjdesini veriyordu.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.