Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

İnce İşlenmiş bir Minotor labirenti



Toplam oy: 90
Georgi Gospodinov // Çev. Hasine Şen Karadeniz
Metis Yayıncılık
Hüznün Fiziği detaylarla ince ince işleniyor, bazen bir kent tarihi gibi Sofya’nın soğuk ara sokaklarında, bazen Bulgar toplumunun ayrıntılı röntgenleri gibi, heyecanlı, katmanlı bir romana dönüşüyor.

Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un Hüznün Fiziği romanı açılırken Pessoa’ya, Gaustin’e, Borges’e, Augustinus’a, Flaubert’e, Eliot’a ve Hemingway’e selam veriliyor. İlk işaretleri almış oluyoruz böylece. Roman ilerledikçe anlıyoruz ki selam verilen her yazarın üslubundan, tarzından biraz biraz var aslında bu romanın çatısında. Giriş bölümü, “Ben varız,” diye kapanan bir roman neticede Hüznün Fiziği. Kesinlikle heyecan veriyor. “Ben varız” cümlesi, tüm romanın da özü bir yandan. Bir benliğin farklı parçaları, katmanları, kırıntıları tamamlıyor romanı. Bir parçadan diğerine bu kadar ustalıkla geçmesi ise Gospodinov’un en büyük başarılarından biri.  

 

Yunan mitolojisinden gelen Minotor efsanesi ise, Hüznün Fiziği’nin bir diğer yapıtaşı. Kitabı, kapağı olan Picasso’nun 1958 yılında resmettiği Minotorların Kralı ile sarmaya başlayan efsane, romanın öyküsü biraz neşelensin diye ortaya atılan bir baharat değil asla. Yarı insan-yarı boğa bir yaratık olan Minotor (Yunanca “Minos’un Boğası” anlamında), peyderpey tüm romanı ele geçiriyor. Koridorlarına gizlice sızılan öyküler, Birinci Dünya Savaşı etrafında başlarken, Trakya’nın uçsuz bucaksız düzlüğünde yaşananlar akıp götürüyor okuru.

 

Roman paralel anlatımlı bir aile romanı gibi başlıyor. Gece yarısı yatağı, uykuları, rüyaları karakoncoloslar bastığında, gümüş kaşık gibi korunan savaş ganimeti Macarca sözcükler, göklerden gelen Macar anneanneler, uzun dakikalar derken romanı kolayca niteleyip sınıflandıramayacağınız belli oluyor. Gospodinov’un hızlı zaman ve karakter geçişlerini, okuru hiç hırpalamadan bu kadar akıcı yapabilmesi, şahane. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın giderek romanın merkezine yerleştiğini düşünüyorsunuz, yaşanan her şeyin sebebi dünya savaşları dediğiniz anda Gospodinov bir anda rotayı değiştiriyor.

 

 

Başka bedenlere yerleşme ısrarı

 

Olayları rasyonel bir çizgisel zamanda anlatmıyor yazar. Şiirli ve postmodern bir üslupla efsaneleri yanından eksik etmiyor. Yeraltındaki kiralık odalarının küçük penceresi, sokaktan geçen ayakkabılar, ayaklara göre insan uydurma oyunları, viraj öncesi vızıltılarından araba tahmin etme oyunları, karınca kargaşaları… Tüm bunlar bir çocuğun hayali oyuncaklarına dönüşüyor. Aşı izleri, mezarlıktan öğrenilen harfler, okumayı ölülerden öğrenen çocuklar, ailelerin uzun sır ve yalan zincirleri, ikiye bölünen dünyalar derken Gospodinov, asırlar öncesinin Minotor efsanesini zaman ve mekana hınzırca taşıyor. Minotor efsanesinin altını eşelerken bir anda günümüze, tahripkar bir bilgisayar virüsüne, oradan da bilgisayar oyunlarına geçiveriyor yazar. Aniden kendimizi Baudrillard’ın bir tür simülasyon kitabında gibi hissediyoruz. Olaylar akıp giderken Yunan mitolojisinde yenen çocukları listeliyor bir anda, Gospodinov.

 

Altını çizmek isteyeceğiniz yüzlerce cümleyle dolu Hüznün Fiziği. Sarı evlerin hafif çürük ve aseton kokuları, gizli koridorlar, ayna nöronlarla öyküler sürüyor. Romanda en çok tekrar eden kelime, labirent! Her gerçek şair gibi Gospodinov’un da yanından ayırmadığı sözcükleri var. Bu güzel romanı tek bir sözcükle ifade etmek istediğinizde de "labirent"ten daha uygun bir kelime gelmiyor aklınıza. Bir de yazarın patolojik empatisini, yani başka bedenlere yerleşme ısrarını sık sık hissediyorsunuz. Gospodinov samimice anlatıyor her şeyi, kabuklarının altına saklanmıyor. 

 

 

Disko müzikleri, kasetçalarlar...

 

Ani karakter geçişleri romanın tamamı boyunca sürüyor. Bir yandan da ataerkil düzenin ve sanayileşmenin Bulgaristan’daki izlerini takip ediyoruz. Anlaşılan, Gospodinov’un çocukluğunda hatmettiği Yunan efsaneleri, büyüdüğünde de yakasını ve kalemini bırakmamış. Beş metrekarelik hayatlarda, boş kiralık dairelerde, bodrum katlarında Minotor sendromlarıyla akıyor roman. Her şey gibi, can sıkıntısı da Bulgaristan’a biraz daha geç geliyor. Seksenli yıllardan dem vurduğu kısımlarda roman enikonu bir Bulgaristan ansiklopedisine dönüşüyor. Ve elbette disko müziklerinden, kırmızı Marlborolardan, kasetçalarlardan, Doğu Alman kovboy filmlerinden söz ediyor ilk gençliğin naif coşkusuyla. Yazarı en çok hüzne boğan da o yıllardaki televizyon yayın akışları oluyor.  

 

Korkunun kokusu, kasaba sinemasındaki eski projektör ışıkları, kör Mariyka’nın ruhları derken Hüznün Fiziği, bir hatıralar labirentine mi dönüşüyor? Hayır. Bu roman okur sonuna dek defalarca şaşırtmaya devam ediyor. Gaustin’in, “Roman ari (katışıksız, katkısız) değildir,” cümlesi, romanı açan cümlelerden biri neticede. Gospodinov, bu cümleyi de roman boyunca cebinde taşıyor.

 

Hüznün Fiziği detaylarla ince ince işleniyor, bazen bir kent tarihi gibi Sofya’nın soğuk ara sokaklarında, bazen Bulgar toplumunun ayrıntılı röntgenleri gibi, heyecanlı, katmanlı bir romana dönüşüyor. Öykü ve roman haricinde şiir ve tiyatro oyunları da yazan, halen Sofya’da yaşayan, 1989 yılı sonrasında yabancı dillere en çok tercüme edilen Bulgar yazarlardan biri Georgi Gospodinov. Hüznün Fiziği, hiçbir okurunu yarı yolda bırakmayacak esaslı bir roman, esaslı bir labirent.

 

 

 

 


 

 

 

 

Görsel: Picasso'nun Minotorların Kralı adlı eseri.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Albert Camus’nün Yabancı romanından yapılan aynı isimli bir çizgi roman uyarlaması yayımlandı. Fransa’daki ilk yayımında, romana sadakat gösteren, belli bir niteliği koruduğu söylenen bir çizgi roman olduğu düşünülmüş. Yabancı gibi kült bir romanın sadakatle uyarlandığını, başarılı olup olmadığını tartışmak, üzerinde hemfikir olunamayacağı için çok anlamlı olmayabilir.

Mahmut Yesari, Türkçenin en üretken yazarlarından. Buna rağmen eserleri uzun zamandır yayımlanmıyor. Bir Namus Meselesi, aslında Yesari'nin 12 Nisan 1923 - 25 Eylül 1924 yılları arasında Kelebek dergisinde yayımladığı bir eser; yayımlanışının ardından bunca yıl sonra kitap halinde ve ilk kez Latin harfleriyle basılıyor.

Anı kitapları okumak keyiflidir; bildiğimiz, tanıdığımız insanlar ne yapıp etmiş, bugünlere nasıl gelmiş merak ederiz. Dedikoduyu da severiz tabii. Ama bizi anı kitaplarına asıl olarak çeken, son sayfa da çevrildiğinde bıraktığı histir.

Öykünün bir tür olarak okur üzerinde bırakmasını hayal ettiğim bir etki var. Her okuduğum öyküde izini sürdüğüm, bulunca da ferahladığım bir şey bu. Edebiyat terimleriyle açıklayamayacağım, ki edebi zekamın zaten yetmeyeceği, ancak sezgisel olarak bilebileceğim, bir nevi kokusunu alacağım, o vakit bir okur olarak o öyküyü bir daha kolay kolay unutmayacağım bir şey.

Mihail Şişkin, güncel Rus edebiyatını izleyenlerin bildiği, hayatın içinden gelen, tarih bilgisi kuvvetli ve tüm bunları romanlarına yansıtan bir yazar. Ülkesindeki yönetime muhalifliği nedeniyle 1994’ten beri İsviçre’de yaşayan Şişkin, çalıştığı farklı işler (temizlikçilik, yol işçiliği, muhabirlik, öğretmenlik, çevirmenlik...) sayesinde kendisini zenginleştirmiş biri.

Söyleşi

Emre Yavuz ve Sinan Ural ile söyleşi:


“İşin sırrı çizgi romanda ya da figürde değil, biriktirme tutkusunda.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.