Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Kabusların izinde



Toplam oy: 29
Bertrand Russell // Çev. Seda Çıngay Mellor
BGST
Kötülüğün neden başarılı olabildiği sorusu hâlâ güncel ve Bertrand Russell’ı okumak, bu soruya iştirak edip düşünmek için bir vesile.

Bertrand Russell’ın, eşzamanlı olarak okunabilecek Şeytan Banliyöde ve Mümtaz Şahsiyetlerin Kâbusları adlı kitaplarındaki öyküler, isimlerinin de çağrıştırdığı üzere, genellikle karanlıklardan çıkıyor. Anlatıcıya ve kahramana –ve tabii okura– düşense, bu karanlıklar içindeki sır perdelerini aralamak üzere didinip durmak; zaten yazar da, tüm yolculara güzel bir güzergah vaat ediyor.


Mümtaz Şahsiyetlerin Kâbusları kitabının giriş yazısında Russell, “Buradaki ‘Kâbuslar’” diyor, “akıl sağlığına giden yolu gösteren tabelalar olarak adlandırılabilir.” Bu adlandırmanın ardından gelen daha derinlikli ifadeleriyse okura ipucu sunması açısından daha açık: “Her baskın tutku, baskın bir korku yaratır; tutkunun tatmin edilemeyeceği korkusu. Her baskın korku bir kâbus yaratır; bu kâbuslar bazen açık ve bilinçli bir fanatizm, bazen insanı felç eden bir ürkeklik, bazen de sadece rüyalarda açığa çıkan bilinçsiz ya da bilinçaltı dehşet şeklindedir.”

 


Mümtaz Şahsiyetlerin Kâbusları
’ndaki öykülerde, Russell’ın tanımıyla söylersek, mümtaz kişilerin  –örneğin bir psikanalistin, bir matematikçinin rüyalarında gezinmenin etkisi bir yana, tanınmış devlet adamlarından Eisenhower’ın ve Stalin’in– rüyalarına girmek ve bu rüyalardaki dehşeti hissedebilmek de yazarının ustalığı sayesinde mümkün oluyor elbette. Bu kabuslar kitabının öyküleri bazen biraz masalsı, bazen alaycı, bazen başta da işaret edildiği üzere delice belki. Ve aslında bu kitabın anlattıkları çoğunlukla kabuslar olduğundan  –diğeriyle kıyaslayınca– okurun karanlıklardan çıkması daha hızlı ya da daha kolay olabiliyor. Şeytan Banliyöde kitabındaysa, rüyaların dışında, bazen gerçekliğin de biraz ötesinde bir tür dehşet üretildiğine tanık oluyoruz. Şeytan Banliyöde kitabındaki öyküler bu bakımdan daha çıkışsız ve daha oyunsuz.

 


Kitaba adını veren ilk öykü mesela, aslında metnin ana direği olan “Burada dehşet üretilir” tabelasıyla başlıyor. Anlatıcımız, “Burada dehşet üretilir” tabelasının yaratıcısı ve bölgede yaşayan insanların mahvına sebep olan dehşetin müsebbibi Doktor Mallako’nun şeytanlıkları karşısında bütün dünyaya ve insanlığa lanet ediyor: “Bu korkunç ve kasvetli zamanlarda aklımdan, ‘Doktor Mallako,’ diye geçiriyordum, ‘Doktor Mallako dünyanın prensi, çünkü içinde, habis zihninde, soğuk, yıkıcı zekâsında gözünü yükseklere dikmiş insanların bütün soysuzluğu, bütün acımasızlığı, bütün çaresiz hiddeti bir öz halinde yoğunlaşmış. Doktor kötü, orası tamam ama kötülüğünde neden başarılı oluyor? Pek çok çekingen ve saygın kişinin içinde muhteşem günahlar işlemeye dair bir umut, hâkim olma arzusu ve mahvetme dürtüsü yatıyor da ondan. Doktor bu gizli tutkulara çağrıda bulunuyor, korkunç gücünü onlara borçlu.” Böylece insanların “hırsı” karşısında kin besleyen anlatıcının kendisi de, insanlığı ve bir şeytan olarak gördüğü Doktor Mallako’yu yok etme “hırsı”na kapılıyor. Ancak öyküdeki diğer karakterlere olduğu gibi, şeytandan ona bulaşan lanet bir bilim insanı olan anlatıcıyı da kendi sonuna doğru götürüyor. İnsan doğasını, içimizdeki kötülüğü, hırslarımızı, adalet duygusunu sorgulatan yalnızca bu öykü değil. Şeytanın, türlü şeytanlıkların kol gezdiği, intikam hırsı, kıskançlık vb duyguların baskın geldiği başka ibretlik hikayeler de var.

 

 

 

“Sevginin hazzını tatmadım ama nefretin hazzını tattım”

 

Dehşetli intikam öykülerinden bir diğeri olan “Parnassos’un Muhafızları”nda babanın çok uzak geçmişteki bir hatası/günahı nedeniyle tecrit edilen bir baba kızın hikayesini okuyoruz. Hikaye biraz çetrefilli, daha doğrusu iç içe geçmiş, zamana yayılmış, kişilerin geçmişini işin içine katan olaylar var – ki söz konusu intikam olunca geçmiş de ister istemez işin içine giriyor. Olayın başkişisi Bay Brown, bir kolejde, “üstadlık” olarak tanımlanan önemli bir mertebeye ulaşmak için aday gösterilen, koşullara uygun iki kişiden biri olarak seçmelere katılır. Oylamanın ardından bir oy farkla bu unvana ve konuma hak kazanır ancak daha sonra bu işte bir hile olduğu iddia edilir; bütün kanıtlar da Bay Brown aleyhinedir. Bunun üzerine kurul tarafından yargılanır, tecrit edilip sosyal çevresinden dışlanır. Karısı bu sıkıntılara dayanamayıp ölünce hayatındaki tek yakını olan kızıyla beraber büyük bir yalnızlık ve lanetlenme içinde yaşamayı sürdürür Bay Brown. Hile hurdaya başvurmadığını kimselere anlatamaz ve gerçek ancak onun ölümünün ardından ortaya çıkar. Onun hileye başvurduğunu iddia eden ve bütün düzenlemeyi buna göre yaparak tuzaklar kuran kişi, yıllar önceki yakın dostu teoloji profesörü Doktor Greatorex’tir. Doktor’un, bu iftirayı atmak ve Bay Brown’dan ebedi bir intikam almak için, başta dediğimiz gibi geçmişe dayanan, kendince çok haklı bir nedeni vardır ve intikamcımız Greatorex  “adalet”i sağlamak istemiştir.  Öyle ki bunu kendisi için büyük bir amaç hatta yaşama sebebi olarak gördüğü, Brown’ın ölümünden sonra intihar etmesiyle ve ardında bıraktığı mektupla apaçık ortaya çıkacaktır: “Sevginin hazzını tatmadım ama nefretin hazzını tattım, bunların hangisinin daha üstün olduğunu kim bilebilir ki? Ne var ki düşmanım öldü, yaşamamı gerektirecek hiçbir şey kalmadı dünyada. Öte yandan inanç bana umut kırıntısı veriyor. Yaşamıma kendi elimle son verecek, bu nedenle ebediyete dek cehennemde yanacağım. Orada Brown’ı bulmayı umuyorum. Cehennemde adalet varsa, çektiği sonsuz işkencelerin dehşetini artıracak yollar bana lütfedilecektir. Bu umutla ölüyorum.”


Russell’ın itinayla kabus ürettiği, insan doğasının karanlık yanını deşmeye çalıştığı ve dehşet duygusunu aktarabildiği yalnızca bu iki örnekle bile ortada. Kötülüğün neden başarılı olabildiği sorusu hâlâ güncel ve Russell’ı okumak, bu soruya iştirak edip düşünmek için bir vesile.

 

 

 

 


 

 

 

Görsel: Akif Kaynar

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Albert Camus’nün Yabancı romanından yapılan aynı isimli bir çizgi roman uyarlaması yayımlandı. Fransa’daki ilk yayımında, romana sadakat gösteren, belli bir niteliği koruduğu söylenen bir çizgi roman olduğu düşünülmüş. Yabancı gibi kült bir romanın sadakatle uyarlandığını, başarılı olup olmadığını tartışmak, üzerinde hemfikir olunamayacağı için çok anlamlı olmayabilir.

Mahmut Yesari, Türkçenin en üretken yazarlarından. Buna rağmen eserleri uzun zamandır yayımlanmıyor. Bir Namus Meselesi, aslında Yesari'nin 12 Nisan 1923 - 25 Eylül 1924 yılları arasında Kelebek dergisinde yayımladığı bir eser; yayımlanışının ardından bunca yıl sonra kitap halinde ve ilk kez Latin harfleriyle basılıyor.

Anı kitapları okumak keyiflidir; bildiğimiz, tanıdığımız insanlar ne yapıp etmiş, bugünlere nasıl gelmiş merak ederiz. Dedikoduyu da severiz tabii. Ama bizi anı kitaplarına asıl olarak çeken, son sayfa da çevrildiğinde bıraktığı histir.

Öykünün bir tür olarak okur üzerinde bırakmasını hayal ettiğim bir etki var. Her okuduğum öyküde izini sürdüğüm, bulunca da ferahladığım bir şey bu. Edebiyat terimleriyle açıklayamayacağım, ki edebi zekamın zaten yetmeyeceği, ancak sezgisel olarak bilebileceğim, bir nevi kokusunu alacağım, o vakit bir okur olarak o öyküyü bir daha kolay kolay unutmayacağım bir şey.

Mihail Şişkin, güncel Rus edebiyatını izleyenlerin bildiği, hayatın içinden gelen, tarih bilgisi kuvvetli ve tüm bunları romanlarına yansıtan bir yazar. Ülkesindeki yönetime muhalifliği nedeniyle 1994’ten beri İsviçre’de yaşayan Şişkin, çalıştığı farklı işler (temizlikçilik, yol işçiliği, muhabirlik, öğretmenlik, çevirmenlik...) sayesinde kendisini zenginleştirmiş biri.

Söyleşi

Emre Yavuz ve Sinan Ural ile söyleşi:


“İşin sırrı çizgi romanda ya da figürde değil, biriktirme tutkusunda.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.