Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Kakofoniye dönüşen bir kanon



Toplam oy: 158
Valeria Luiselli // Çev. Seda Ersavcı
Siren Yayınları
Valeria Luiselli, her çağın edebiyatçısının, önceki çağlarda yaşamış yazarların, şairlerin nefesini üzerinde taşıdığını, dahası bunu kendisinden sonraki çağlara da aktardığını anlatıyor kitabında.

Metro istasyonundasınız. İşten çıktınız, yorgunsunuz. Çantanızda Sait Faik, Leylâ Erbil, Oğuz Atay ya da James Joyce, Kafka, Dostoyevski… Bir şair belki de, sözgelimi Sylvia Plath sizi bekliyor. Yazarınızla baş başa geçireceğiniz dingin saatleri hayal ederek katlanıyorsunuz yolculuğa. Kayıtsızca camdan dışarı baktığınız sırada, istasyondaki kalabalığın arasında bir yüzle, üstelik bugün artık hayatta olmadığını sandığınız birinin yüzüyle karşılaşırsanız ne yaparsınız? Hele ki bu, çantanızdaki kitabın yazarının ya da şairinin yüzüyse? 

 

Latin Amerikalı genç yazar Valeria Luiselli, Kalabalıkta Yüzler isimli ilk romanında şöyle diyor: “Kişinin bir hayatı geride bırakmasının nedeni başka bir hayata başlamasıdır.” Metafizik bir “yeniden doğuştan” söz etmiyor Luiselli; her çağın edebiyatçısının, önceki çağlarda yaşamış yazarların, şairlerin nefesini üzerinde taşıdığını, dahası bunu kendisinden sonraki çağlara da aktardığını anlatıyor kitabında. Yolculuğun başlangıç noktası ise Ezra Pound’un kısa şiiri “In a Station Of Metro.” Zaten romandaki “hayaletlerin” başında Ezra Pound geliyor. Şiir ise şöyle: “Belirişi bu yüzlerin, kalabalıkta;/ Taç yaprakları, yaş, kara bir dalda”. Luiselli, romanına “Kalabalıkta Yüzler” ismini vermekle kalmamış, Pound’un şiirinin adında geçen metro istasyonunu da romanın mekanlarından biri yapmış. 

 

Kim kurmaca, kim gerçek?

 

İstasyondaki kalabalığın arasında bir yüzle, üstelik bugün artık hayatta olmadığını sandığınız birinin yüzüyle karşılaşırsanız ne yaparsınız?

 

 

İki çocuğu ve kocasıyla birlikte yaşayan bir kadının, “aile kurmadan önceki” yaşamından aktardığı anekdotlarla başlıyor roman. Kadın henüz memede olan küçük bebeği ve “ortanca” dediği oğluyla ilgilenmek zorunda. O yüzden de ancak geceleri yazabiliyor. Bu okuduğumuz, o “geceleri yazılan roman” mı, yoksa yazım sürecini anlatan başka bir tanesi mi? Anlatıcı karakter o sırada yazmakta olduğu roman ile romanın yazılma sürecini yansıtan bir başka romanı aynı anda tek bir kitabın içinde sunuyor bize. 

 

Romanın ilk bölümü (yaklaşık ilk 60 sayfası) çevirmenlik yılları ile bugün arasında gidip gelen bu anlatıdan oluşuyor. Yıldız işaretiyle ayrılmış kısa paragraflar bizi bir geçmişe fırlatıyor, bir bugüne geri getiriyor. “Şimdi” bölümlerinde çekirdek ailenin dört duvarı arasına sıkışmış ama yazma arzusu duyan anlatıcı, yazma eylemi ile koşullar arasındaki ilişki üzerine düşünmemizi sağlıyor. Bu bölümler kurmaca ile gerçekliğin sınırları üzerine bir tartışma yürütmek için de ilham verici. Bir parça M. C. Escher’in çizimlerini hatırlatıyor. “Kim kimi yazıyor? Kim kurmaca, kim gerçek?” gibi sorular iç gıcıklıyor. Örneğin bir yerde, kocasının evi terk ettiğini okuyoruz. Ama birkaç sayfa sonra, kocası kadına, “Beni neden romandan sürdün?” diye sorabiliyor. Böyle anlarda yazılan roman ile bizim okuduğumuz roman birbirinin içine geçiyor. Kurmaca-gerçeklik iç içeliği doruğuna çıkıyor ve oldukça da eğlenceli bir hal alıyor. (Kitabın sonuna “Kalabalıkta Yüzler kurmaca bir eserdir, gerçek kişilerle benzerlikler ancak rastlantısaldır” ibaresi konmuş. Yazarın bu oyunbozanlığı neden yaptığını anlamadım.)

 

Geçmişe gittiğimiz bölümlerde anlatıcının Gilberto Owen isimli Meksikalı bir şaire tutkuyla bağlandığını ve onun şiirlerini çevirmek için yayınevi editörüne tek ayak üstünde kırk türlü yalan uydurduğunu okuyoruz. Zaman zaman başka yazarların ve şairlerin hayaletleri de dolaşıyor satırlar arasında. Bazen bir metro istasyonunda bekleyen, bazen bir bar taburesinde içkisini yudumlayan Ezra Pound’la ya da Williams Carlos Williams’la karşılaşmak işten bile değil. 

 

Anlatıcı karakter, “Kitabın konusu ne anne?” diye soran çocuğuna, “Bir hayalet romanı,” diye yanıt veriyor. Hayalet metaforu yalnızca burada değil sayısız kez çıkıyor karşımıza. Romanın yazıldığı evde yaşayan aile de “Yüzsüz” adını verdikleri bir hayaletle birlikte yaşadıklarına inanıyor. 

 

Ve ağaç... Zaman zaman kurumuş ve hayata geri döndürülmek istenen, zaman zaman ölen eşi hatırlattığı için (Ölen eş, ölen yazarlar mı yoksa?) kesilmesi arzulanan ağaç imgesi sık sık çıkıyor karşımıza. Ağaç deyince insanın zihninde hayatın kendisi, ölü olmayan, yaşayan, üreyen, doğan, dallanıp budaklanan her şey canlanıyor. Bunların başında da galiba edebiyat geliyor. Kökleri unutmadan. Köksüz bir ağacın dallarının çiçeklenemeyeceğini mi söylemek istiyor bize Valeria Luiselli? 

 

Tamamlanmamış bir yapboz

 

Kalabalıkta Yüzler romanı, garip bir biçimde ikiye bölünmüş aslında. Kurmaca ve gerçekliğin iç içe geçirildiği, yazma eylemi üzerine düşünmemizi sağlayan ve anne/eş/kadın olarak yazmanın açmazlarını tartışan birinci bölüm ve yazarların, şairlerin ölümsüzlüğünü, her birinin birer hayalet olarak şimdide ve gelecekte yazılan metinlere nefes verdiğini anlatan ikinci bölüm. Adı konulmuş bir bölümlemeden söz etmiyorum, zira kitabın yapısı zaten parçalı. Öyle ki, birbirine pek o kadar bağlanmayan bir pasajlar yığını da diyebiliriz. Sanki tamamlanmamış bir yapbozun parçaları. Üstelik eksik parçalar da çoğunlukta.

 

Kitabın 63. sayfasından itibaren ikinci bölüm başlıyor. Buradan itibaren de işler bir parça karışıyor... Romanda o ana dek anlatıcı karakterin çevresinde dolanan hayaletler de kendi hikayelerini anlatmaya başlıyorlar. Birden çok anlatıcılı, çok sesli bir yapı ortaya çıkıyor. Göndermelere, imalara, oyunlara yetişemez oluyor okur. Kendimizi bir 1920’lerde, bir 1950’lerde, bir bugünde buluyoruz. Üstelik bugünü anlatan kadın romancı çevirmenlik yaptığı kendi geçmişini anlatmayı da sürdürüyor. İlk 60 sayfada geçmiş ile bugün arasında gidip gelirken, 60’tan sonra zamanda sıçrayan anlatıcıların sesleri kakofonik bir hal alıyor.

 

Bu andan itibaren yazar kendisini oyun kurucu olmanın şehvetine kaptırmış gibi; okur ile oyun arkadaşı olduğunu unutup, yanıtını bir tek kendisinin bildiğine inandığı bilmeceler serpiştiriyor metnin içine. Bir süre sonra okur da, kitabın meselesini unutup, “Bu kimdi, şu gönderme neye acaba?” gibi soruların peşine takılarak dedektiflik rolünü üstleniyor. Tüm bunlar yazarın “derdine” ne kadar hizmet ediyor bilmiyorum ama okur olarak ben oyundan çıkmak istiyorum, çünkü sanırım artık eğlenmiyorum.

 

 


 

* Görsel: Servet Kesmen

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü.

Sanırım bu yılın ilk aylarıydı; Selçuk Demirel bir röportajında son aylarını satırların altını çize çize, notlar ala ala Kara Kitap’ı okuyarak geçirdiğini, desenler çizip alıntılar seçtiğini belirtiyor, Orhan Pamuk’la işbirliğinin müjdesini veriyordu.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.