Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Onulmaz bir açlık



Toplam oy: 14
Haruki Murakami // Çev. Ali Volkan Erdemir
Doğan Kitap
Murakami'yi halihazırda takip edenler değil, yazarın geniş külliyatına başlamaktan çekinenler için de ilgi çekici bir okuma vaat ediyor Fırın Saldırısı.

Murakami'nin Türkçedeki son öyküsü Fırın Saldırısı, Murakami sevenleri sevindireceğe benziyor. Müellifin aynı tema üzerinde farklı zamanlarda yazdığı iki öyküden ve öyküye eşlik eden harika illüstrasyonlardan müteşekkil olan bu kitap, yalnız Murakami'yi halihazırda takip edenler değil, yazarın geniş külliyatına başlamaktan çekinenler için de ilgi çekici bir okuma vaat ediyor. Diğer yandan kitap, öykülerin hacimce kısalığına karşın yüksek temposu, metaforları, göndermeleri ve dildeki maharetiyle öykü atölyelerinde de ders olarak okutulmaya, üzerinde çalışılmaya layık bir eser. Şu açılış paragrafı mesela: "Karnımız açtı. Hayır, açlık demek yetmezdi buna. Sanki uzay boşluğunu yutmuştuk. Nereden çıkmıştı bu açlık hissi? Elbette yiyeceğimizin olmamasından. Neden yiyeceğimiz yoktu? Çünkü yiyecek karşılığında verecek değerli bir şeyimiz yoktu. Neden değerli bir şeyimiz yoktu? Sanırım hayal gücümüzün eksikliğinden kaynaklanıyordu değerli bir şeyimizin olmaması. Hayır, değil, belki de karnımızın aç olmasının nedeni, doğrudan hayal gücü eksikliğimizdi."

 

"Fırın Saldırısı I" adlı öykü, ilk gençlik çağındaki anlatıcı ve arkadaşının onulmaz bir açlık ve çaresizlikle bir fırın soymaya karar vermeleriyle açılıyor. Planlar yaparak fırına giden iki genç, tecrübesizlik ve ürkeklikle, fırındaki yaşlı hanımın siparişlerini tamamlayarak çıkmasını beklemeleriyle kara mizaha açılıyor. Ardından fırını soyma girişimleri, yaşlı fırıncının teklifiyle hayli absürt bir hal alıyor. Klasik müziğe fena müptela fırıncı, gençlere hırsızlık yapmaları halinde lanet edeceğini, ama oturup Wagner'in uvertürlerini dinlerlerse istedikleri kadar ekmek alarak çıkıp gidebileceklerini söyler. Dinledikleri operalar ise manidar, Tannhauser ve Uçan Hollandalı. İkisinin de olay akışı birer lanet ve kehanet üzerinden belirleniyor.

Murakami ikinci öyküde de “lanet” temasını sürdürüyor. Bu kez, fırın soygununa karışan kahramanımız evlenmiş, gecenin bir yarısı karısıyla birlikte büyük bir açlıkla uyanmışlardır. Evde yiyecek bir şey olmayışı üzerine kahraman, gençliğinde başından geçen hikayeyi anlatır. Bunun üzerine dikkat çekici biçimde hikaye “saçma”ya açılan bir noktaya taşınır. Genç kadın ipleri ele alarak bu lanetin üzerlerinden kalkması için yarım bıraktıkları işi bitirmeleri gerektiğini söyleyerek kar maskeleri ve tüfekle döner. Absürt ton sokaklarda açık fırın arama süreci ve nihayetinde bir McDonalds'ı soymalarıyla zirveye varır.

 

Türk edebiyatında “lanet” ve “kehanet” kendine has bir literatür geliştirmediğinden bize uzak gelse de, Ortaçağ Batı edebiyat geleneği kadar Uzak Doğu'nun kültüründe de kolektif hafızada kendine yer bulur. Murakami'nin seçtiği bu tema, motivasyonunu tam da buradan alarak kara mizaha ve yer yer absürte açılır. Diğer yandan, öykü akışı içine yerleştirdiği sembollerle, absürd görünen bu hikayeyi insan psikolojisindeki karşılıklarına bağlayarak belki büyülü gerçekçi diyebileceğimiz bir havzaya dahil eder. Bu nedenle, hacimce kısa olsa da Fırın Saldırısı dil lezzeti, temposu ve sembolleriyle ilham verici bir okuma sunuyor.

 

 


 

 

Murakami'nin Tuhaf Kütüphane kitabıyla ilgili yazı için tıklayınız!

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bilgi, günümüzde her ne kadar dijital platformun malzemesi gibi görünse de, insanın yeryüzünde binlerce yıllık serüveninin kanıtı olan kağıdı ele alarak bilgiye ulaşmak bambaşka bir güzellik hiç kuşkusuz. Kitapların insan zihninde açtığı yolu ve kurduğu bağlantıları sözle betimlemek neredeyse olanaksız.

Nantucket’lı Arthur Gordon Pym’in Hikâyesi, kısa öyküleriyle tanınan, gotik ve fantastik edebiyat geleneğinin önde gelen yazarlarından Edgar Allan Poe’nun 1837 ile 1839 yılları arasında tamamladığı yegane romanı.

Doris Lessing, 1979-1983 yılları arasında yayımlanan ve beş kitaplık bir bilimkurgu serisi olan “Argos’taki Kanopus Arşivleri”nin ilk romanı Şikeste’de, sonsuz uzayın boşluğunda sürüklenen bir gezegenin tarihini ve o gezegenin üzerinde hüküm süren canlıların çıkış ve çöküş öyküsünü anlatıyor.

Suat Derviş, seçkin sınıfın ev içi hayatlarından toplumun yoksul tabakalarına kadar farklı grupları eserlerine yerleştirmiş bir yazar. Korku, gotik, aşk, toplumcu gerçekçi roman, hikaye gibi farklı temalarda ve türlerde eserler vermesinin yanı sıra uzun yıllar gazetecilik de yapmış, Nâzım Hikmet'in teşvikleriyle yazı dünyasına adım atmış bir yazarımız.

Bundan birkaç yıl önce özel bir üniversitede “Benliğim Ne Kadar Benden?” başlıklı bir nöropsikofelsefe sempozyumu olmuştu. (Burada öncelikle başlığın cazibesine kapıldığımı itiraf etmekte bir sakınca görmüyorum.) Psikanalist Bella Habip, “Psikanaliz Kuramları İçinde Benlik Kavramının Serüveni” başlıklı bir konferans vermişti.

Söyleşi

Serhat Tolga Yıkıcı ve Ayşegül Kirpiksiz ile söyleşi:


 “Wattpad genç okuru daha iyi anlamamıza imkan veriyor.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.