Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Resmi tarih tuzla buz olurken



Toplam oy: 449
Cemil Koçak
İletişim Yayınevi

Sosyal bilimlerin bir alanı olarak “tarih”, özünde bir zihniyet tarihidir. Tarihin herhangi bir anında, geçmiş herhangi bir “an”ın ya da herhangi “iki tarih aralığının” tarihinin yazılması ya da “ne olduğunun yazılması”, o tarihini yazanın zihniyetinden bağımsız olmayacaktır. Bu açıdan her tarih yazımı yorumsamacı yani özneldir. Tarihe bakarken nesnel olma şansı yoktur. Bu açıdan tarihte herhangi bir döneme ya da tarihsel bir olaya bakış kaçınılmaz olarak bakanın zihniyetine bağlı olacak ve öznel olmaktan kurtulamayacaktır. 

Son dönemde bu farklılaşmanın en yoğun göründüğü alan Türkiye tarihi üzerine yazındır.  Bizim gibi artık orta yaş kuşağında olanların okullarda okuduğu tarihin “resmi tarih” olduğunu artık daha açık biliyoruz. Bu tarihin hangi zihniyet içinden yazıldığını ve amacının da ne olduğunu bildiğimiz gibi.

Son yıllarda resmi tarihe alternatif okumaların sayısı giderek arttı. Tek parti dönemi, çok partili hayata geçiş, 1960’lar, 1970’ler hatta 1980’lerin artık farklı okumalarını yapmak mümkün. Tabi bir kez daha söylemek gerekiyor ki, bütün farklı okumalar bize sadece bir perspektif sunuyor. Onlara “doğru” ya da “gerçek” etiketini vurmak sadece biz okuyucuların elinde. Her farklı okuma sadece ufkumuzu açan birer pencere olabilir.

Bugüne kadar bize öğretilen resmi tarihe farklı bir pencere açan isimlerin başında halen Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi olarak görev yapan Cemil Koçak geliyor. Cemil Koçak’ın yayınlanmış bütün eserleri Cumhuriyet döneminin çeşitli dönemlerini alternatif bir okuma ile yeniden önümüze sunuyor. İki ciltten oluşan “Milli Şef Dönemi (1938-1945)”, “Abdülhamid’in Mirası”, “Türk-Alman İlişkileri (1923-1939)”, “Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fıkrası”, “Belgelerle Heyeti Mahsusalar”, “Umimi Müfettişlikler (1927-1952)”, “Geçmişiniz İtinayla Temizlenir” eserleri bu alternatif okumanın ürünleri. Koçak, bunların dışında Samet Ağaoğlu’nun “Siyasi Günlük Demokrat Parti’nin Kuruluşu” ve “Haldun Derin’in Çankaya Özel kalemini Anımsarken (1933-1951)”  kitaplarını da yayına hazırladı.

Bütün bu kitaplar dönem ve konuları farklı olsa da 1950 yılına kadar farklı bir tarih okuması olarak karşımızda duruyor. En önemlisi de her okumanın, belgelere dayanarak, onların kaynaklıklarından yararlanılarak yapılaması. Bu açıdan Koçak’ın her kitabı bize öğretilen resmi tarih’in ne kadar “resmi” olduğunu göstermesi açısından önemli. Bu kitaplar yeni birisi daha eklendi; “Türkiye’de İki partili Siyasi Sistemin Kuruluş Yılları (1945-1950)”. Yaklaşık bin sayfadan oluşan bu kitap bir anlamda dönem kitabı ve 1960 yılına kadar sürecek dizinin ilk kitabı.

Koçak, bu kitapta da resmi tarihin çok partili hayata geçiş ve Demokrat Parti (DP) hakkında öğrettiği tabuları. İkinci Parti olarak adlandırdığı DP’nin hangi iç ve dış koşullarda ortaya çıktığını inceliyor. Koçak’ın DP kuruluşu ve partinin niteliğine ilişkin iki tabuyu baştan yıkıyor. İlki DP’nin kuruşunun bir sonuç olarak algılanması ve sadece iç siyasetle açıklanması; ikincisi ise CHP’nin 'ilerici ve solcu', DP’nin ise 'karşı devrimci' olarak sunulması. Her iki tespit için Koçak; bunlar resmi tarihin ürettiği mitolojiler diyor.

DP’NİN KURULUŞU DEMOOKRASİYE GEÇİŞ DEĞİL
Dönemsel olarak büyük ölçüde daha önce iki cilt olarak yazdığı Milli Şef Dönemi’nin 1945’te bıraktığı yerden başlatıyor. Koçak kitabın yayınlaması gerekçesi ile verdiği bir söyleşide amacını şöyle özetliyor: “Günümüzün anlaşılmasında çok önemli gördüğüm sonraki (1945 sonrasını kast ediyor MA) dönemi de ele alıyorum. … Bu dönemi tam bu sırada yayımlamanın güncel bir önemi de olduğu kanısındayım. Şöyle ki, yeniden çok kapsamlı ve derin bir geçiş dönemi içinde yaşıyoruz; eski düzen bütünüyle çatırdıyor, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını hissediyor ve hatta biliyoruz, diğer yandan eski düzenin yerine neyin ve nasıl geleceğini bilemiyoruz; adeta el yordamıyla ilerlemeye devam ediyoruz. Sanırım yaklaşık altmış yıl önceki bir başka geçiş dönemini bütün boyutlarıyla, bütün karmaşıklığıyla ve bütün sonuçları ile anlamak, günümüzü anlamakta ve analiz etmekte katkı sağlayacaktır. Bir de böyle bir konjonktürel katkısı olacağı umudundayım.” Diyor. Başka bir nedeni de şöyle açıklıyor Koçak; “Bir başka neden de, günümüzde yakın dönem tarih mitolojileriyle hesaplaşma gereğidir. Yakın geçmişimiz büyük ölçüde mitolojiler ve yanlış aktarmalar ile dolu. Geçmişimizi itinayla temizlemeye çalışanlara karşı tarihçiler görevlerini yerine getirmeliler.”

Kitabın en önemli özelliği tarihi sadece iç siyasal gelişmelerle açıklayan, neden sonuç ilişkileri ile analiz etmiyor. Bu gelişmelere yol açan dış gelişmeleri sadece Türkiye’ye değil benzer rejimlere sahip ülkeleri nasıl etkilediğini de resmediyor. Latin Amerika ülkeleri ile İspanya ve Portekiz’de yaşananları ve sonuçlarıyla kıyaslıyor.

Koçak bir başka resmi tarih tezine yani DP’nin kurulması ile çok partili hayata, demokrasiye geçildiğine de itiraz ediyor ve bu sürecin kendiliğinden oluşan değil oluşturulan bir dönem olduğunu ve yaşanan sürecin adının olsa olsa kitaba adını da veren iki partili siyasi sistemin kuruluşu olabileceğine işaret ediyor.

Koçak istisnalar dışında bugüne kadar yayınlanmış tarih kitaplarında DP’nin kuruşunu beklenen bir son olarak algılanmasına itiraz ediyor. Koçak kitabın girişi bölümünde bu noktayı şöyle ifade ediyor; “Bu, sadece bir varsayımdır; fakat bu bakış açısı, bütün tarih yazımını hakimiyeti altına almıştır. Bu basit ön kabulün nedeni ise, politik sürecin son tahlilde geri dönüşsüz olarak tamamlanmasıdır. ... Oysa, ben bu metinde bunun tam aksini iddia ediyorum: Tezim, dönemin dönüşsüz olmadığıdır. Geri dönüş ihtimali, her zaman bir seçenek olarak gündemde kalmıştır. Sürecin içeriği gibi, sonu da belirsizdir. Bu bakımdan dönemi, başından sonuna kadar kendi içinde tutarlı, süreklilik gösteren ve nihayet sonuca ulaşan bir tarih yazımının yarattığı basitlikten ve kısırlıktan çıkarmak gerekir. Serinin ana amacı da budur. Bu metinde yeni bir tarih yazımının çerçevesini belirlemeye çalıştım ve bunu yaparken eski tarih yazımı ile hesaplaşmaya gayret ettim. Bu hesaplaşma yapılmadan, tarih yazımındaki paradigma değişimini gerçekleştirmek imkânı hiç olamazdı. 1945-1950 döneminin tamamını, “Türkiye’de iki partili siyasi sistemin kuruluş yılları” olarak tanımlıyorum. Görüldüğü gibi, ne demokrasiye geçişten söz ediyorum, ne de çok partili hayattan... Umarım okuyucu, daha ana başlıktan meramımın epeyce farklı olduğunu anlayacaktır. Ben bu ciltler sürecek olan seride, iki partili bir siyasî sistemin niçin ve nasıl, hangi iç ve dış koşullarda oluştu(ruldu)ğunu açıklamaya çalışacak ve 1960 yılına kadar da sürdüğünü yazmakla yetineceğim.”

DP’ye yönelik “toprak ağalarının partisi”, “karşı devrim” sürecinin partisi yaftalarına da itiraz ediyor Koçak. Bugüne kadar bu tanımlamaların büyük ölçüde önkabul olarak varsayıldığına vurgulayarak; “ DP’yi böyle tanımlayanlar, nasıl oluyor da DP’nin aynı siyasal kadrosunu zamanında içinde barındırmakta sakınca görmeyen CHP’yi Kemalist ve devrimci bir oluşum olarak görebiliyorlar? Yani aynı siyasal kişilikler, CHP’de yer alırken, bu partiyi ilerici yapabiliyorken, bir başkasına geçince nasıl oluyor da, yeni partiyi toprak ağalarının partisi haline getirebiliyorlar? Partilerin isimlerine göre mi sınıfsal konum belirleniyor?” sorularını soruyor. Ve gerçeği hatırlatıyor bize Koçak; sonuç olarak DP’yi kuranlar CHP içinde siyaset yapıyordu. Ve bu insanlar sahip oldukları nitelikler itibariyle aynı insanlardır. Aynı kişiler CHP içindeyken “ilerici”, “solcu” iken, DP içinde iken nasıl oluyor da birdenbire nasıl “gerici” olabiliyorlar.

Bu kitap bize DP’nin kuruluşu ile demokrasiye geçtiğimiz resmi tarih tabusunu açık biçimde yıkmakla kalmıyor; bize şu soruyu sorma hakkı veriyor: “Türkiye demokrasiye geçti mi?” ve “Geçtiyse ne zaman?”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Britanyalı yazar Kazuo Ishiguro, Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasının ardından yaptığı konuşmada edebiyata dair evrensel fikirlerini birkaç cümlede, peş peşe sıralamıştı. Şimdiye kadar “büyük yazarlar”ın yaptığı gibi, edebiyatın geleceği için kimsenin itiraz etmeye yeltenmeyeceği ve söz söyleyemeyeceği Dostoyevski, Borges, Camus gibi yazarlara sığınmadı.

John Le Carré –Türkçeye ilk kez çevrilen– Cinayetin Parıltısı romanını şu sözlerle tanımlıyor: "Acımasız ve aynı zamanda gülünç bir sosyal yaklaşımın gölgesinde kalmış, kusurlu bir polisiye roman." Bu açıklama, ilk basım yılı 1962 olan romanın arka sayfalarına 1989’da eklenen sonsözden. Bir romanın bitiminde bir “sonsöz”e rastlamak şaşırtıcı.

Eleştirmenlerce Borges, Bioy Casares ve Cortazar’ın öncülük ettiği edebi geleneği sürdürdüğü kabul edilen Arjantinli yazar Mariana Enriquez’in on iki öyküden oluşan kitabı Yangında Kaybettiklerimiz, geçtiğimiz günlerde Türkçede de yayımlandı.

Akıl hastanesi, hapishane, “kamp”, bakımevi, huzurevi, düşkünlerevi, belki bazen insanın kendi evi… İnsanın toplu olarak koğuşlara, yatakhanelere ya da tek başına, tamamen tecrit edilerek hücreye kapatılmasının türlü nedenleri ve kapatıldığı bu yerlerin farklı isim ve işlevleri olabiliyor.

"Umami," dilimizin algıladığı beşinci tat anlamına geliyor; tatlı, acı, tuzlu ve ekşiden oluşan yaygın tat algısının dışında bir kavram. Batı tarafından hayli geç keşfedilen ve Japoncada "lezzetli" anlamına gelen bu sözcüğün İngilizce karşılığıysa "savory," iştah açıcı.

 

Söyleşi

Jean-Paul Didierlaurent ile söyleşi:


“Okunmayan kitap, ölü kitaptır. Bu yüzden ortadan kalkması mı gerekir?”

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.