Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Sonsuz av ve bir gün



Toplam oy: 25
Giorgio Bassani // Çev. Yelda Gürlek
Yapı Kredi Yayınları
Balıkçıl hem bir dönem romanı hem de yazarın romancılığı için önemli bir nokta.

Tarihi ve insan ilişkilerini bir potada eriten, anlama ve hatırlamayı romanlarının merkezine koyarken doğduğu kent Ferrara’yı da anmadan geçmeyen, hatta neredeyse tüm kitaplarında memleketine yer veren, duygu sömürüsüne yönelmeden İkinci Dünya Savaşı’nın hayatında açtığı gedikleri kurmacayla bütünleyip okura seslenen, hayatta olmayanlar ve ötekileştirilenlerle yüzleşip kendi yaşamıyla bağ kuran Giorgio Bassani’nin asıl derdi, çabucak yitip gidebilecek belleği canlı tutmaktı. Yazarın sessizliğe, umutsuzluğa ve acıya başkaldırı niteliğindeki romancılığı, hem kendi hem de karakterlerinin dramıyla buluşarak varoluşçu bir söyleme dönüşmüştü. Bassani’nin Türkçeye yeni çevrilen Balıkçıl romanı da benzer bir rota izliyor ve 1947 yılının kışına götürüyor okuru; başkarakter Edgardo Limentani’nin her hareketini takip etmemizi sağlayacak bir kurgu var karşımızda.


Avukat Limentani’nin, bir av partisine katılmak üzere Ferrara’dan Po Ovası’na doğru gittiği sırada faşizmden kurtulmuş İtalya’da komünistler ile onlara muhalifler arasında kıyasıya bir yarış var. Üstelik çevre ülkelerde İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden yapılanmanın lokomotifi komünistler. Yıllar boyu örselenen Yahudilerin itibarı bu süreçte iade ediliyor. Yol boyunca ve vardığı noktalarda Limentani’nin gözüne ilişen gazetelerdeki haberlerin büyük çoğunluğunu bunlar oluşturuyor. Bu arada Bassani’nin “hatırlama” temasına uygun biçimde Limentani, eskiden gidip gezdiği yerleri, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle yeniden ziyaret ediyor. Seyahat ve yol tasvirleri ile Limentani’nin eski-yeni karşılaştırması, yazarın uzun süren konuya giriş aşamasının bir yansıması.

 
Bu uzun girizgah, aslında romanın özü; av partisi ve daha önemlisi av eylemi, yazarın gönderme yaptığı hayatın boşluğunun, kitabın hemen başında rastladığımız tüfeklerden, göl ve nehirler üzerinde uçan kuşlara ve ördeklere açılan ateşle doldurulmaya çalışıldığını gösteriyor. Bassani, hoşnutsuzluk ve korku gibi güçlü iki öğeyi; keyifle avlanan, aralarda yemek yiyen ve arabasının bagajındaki kuş ölüleriyle övünerek ortalıkta salınan adamların tuhaf davranışlarıyla belirginleştiriyor.


Bütün bunların yanında Limentani, avlananlar arasındayken bir şey daha fark ediyor: “O tür adamların yakınında yöresinde olunca belli ki her şey ama her şey; Faşizm, Nazizm, Komünizm, din, dil ya da aile bağları, zirai sorunlar ve daha neler neler, bir anda önemini yitiriyordu.”


Ölümün ve öldürmenin görkemi


Limentani’nin karşılaştığı kişilerle giriştiği sohbetler, 1945 öncesi ve sonrası İtalya’yı kıyaslamaya imkan tanıyor. Bunun taşıyıcısı konumundaki av partisi ise hem bir varolan hem de bir metafor. Hayatın zenginliği ile hayattaki maddi zenginlik arasındaki ince çizgi üzerine düşünme fırsatı yakalayan Limentani’yi önümüze atan Bassani, insanların peşine düştüğü kuşların öğreticiliği ve bilgeliğine de atıf yapıyor bu satırlarda. Dolayısıyla akıp giden yaşamda, kafasını kaldırıp göğe bakan kişinin avlayacağı bir kurban mı, yoksa hayatı mı gördüğü tartışması alevleniyor ister istemez: Tahnit işlemi uygulanan kuşu evin bir köşesine koymanın ne anlamı var? Bu örtük soruyla ölümün ve öldürmenin "görkemi" ile hayat arasındaki bitmeyen kavgaya dikkat çekiyor yazar. 


Baskın varoluşçu tema, Limentani’nin kişiliğinde hayat bulurken Bassani’nin olay akışını vardırdığı nokta, tam da başkarakterinin sorgulamalarına ve yaşama baktığı yere uygun. Yazarın, hayatın olağanlığı içine yerleştirdiği Limentani’nin gören gözleri, işiten kulakları ve anlamlandıran zihni, 1945 sonrasını yaşayan bireylerin pek çoğunda rastlanan savruluşu yansıtıyor bir bakıma. Balıkçıl bu yüzden giriş, gelişme ve hissedilen ama kondurulmak istenmeyen sonucuyla hem bir dönem romanı hem de yazarın romancılığı için önemli bir nokta.     

 

 


 

 

 

Görsel: Tolga Tarhan

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Britanyalı yazar Kazuo Ishiguro, Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasının ardından yaptığı konuşmada edebiyata dair evrensel fikirlerini birkaç cümlede, peş peşe sıralamıştı. Şimdiye kadar “büyük yazarlar”ın yaptığı gibi, edebiyatın geleceği için kimsenin itiraz etmeye yeltenmeyeceği ve söz söyleyemeyeceği Dostoyevski, Borges, Camus gibi yazarlara sığınmadı.

John Le Carré –Türkçeye ilk kez çevrilen– Cinayetin Parıltısı romanını şu sözlerle tanımlıyor: "Acımasız ve aynı zamanda gülünç bir sosyal yaklaşımın gölgesinde kalmış, kusurlu bir polisiye roman." Bu açıklama, ilk basım yılı 1962 olan romanın arka sayfalarına 1989’da eklenen sonsözden. Bir romanın bitiminde bir “sonsöz”e rastlamak şaşırtıcı.

Eleştirmenlerce Borges, Bioy Casares ve Cortazar’ın öncülük ettiği edebi geleneği sürdürdüğü kabul edilen Arjantinli yazar Mariana Enriquez’in on iki öyküden oluşan kitabı Yangında Kaybettiklerimiz, geçtiğimiz günlerde Türkçede de yayımlandı.

Akıl hastanesi, hapishane, “kamp”, bakımevi, huzurevi, düşkünlerevi, belki bazen insanın kendi evi… İnsanın toplu olarak koğuşlara, yatakhanelere ya da tek başına, tamamen tecrit edilerek hücreye kapatılmasının türlü nedenleri ve kapatıldığı bu yerlerin farklı isim ve işlevleri olabiliyor.

"Umami," dilimizin algıladığı beşinci tat anlamına geliyor; tatlı, acı, tuzlu ve ekşiden oluşan yaygın tat algısının dışında bir kavram. Batı tarafından hayli geç keşfedilen ve Japoncada "lezzetli" anlamına gelen bu sözcüğün İngilizce karşılığıysa "savory," iştah açıcı.

 

Söyleşi

Jean-Paul Didierlaurent ile söyleşi:


“Okunmayan kitap, ölü kitaptır. Bu yüzden ortadan kalkması mı gerekir?”

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.