Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Uyuyamayanlar için bir ninni



Toplam oy: 49
Adrian Barnes // Çev. Algan Sezgintüredi
April Yayıncılık
Temel fiziksel ihtiyaçlar listesinin iki numarasına yerleşen uyku, edebiyatın ilgi alanına da bugüne dek defalarca girdi; Uyuyamayanlar bunun Türkçedeki son örneği...

Size bir insanın en temel fiziksel ihtiyaçlarını sorsam, tereddüt etmeksizin su ve yemek der, büyük olasılıkla da uykuyu unuturdunuz. Oysa hiç uyumayan bir insan uykusuzluğunun sekizinci gününde “uyku mahrumiyeti psikozuna” giriyor, yani aklını yitirmeye başlıyor; tümden çöküş ve ölüm için ise sadece otuz iki gün yetiyor. Üstelik hiç uyumamak insanın sürekli kendisi olması, kendisi olmaya bir an bile mola verememesi demek; ki bunu çekilmez bulmayacak bir kişi bile yoktur sanırım. Bu arada uykusuzluk çekmek ile hiç uyumamanın başka şeyler olduğunu da hatırlatmak isterim; çünkü uykusuzlar bile aslında biraz uyurlar.

 

Uyku –daha doğrusu uyku yokluğu– edebiyatın ilgi alanına da bugüne dek defalarca girdi. Her geçen gün biraz daha az uyuyarak, gerçeğin hayalden ayırt edilemediği bir dünyaya kayan başkarakteriyle Stephen King’in Uykusuzluk romanını; uykunun tutmadığı bir gecede çareyi kendisine hikayeler anlatmakta bulan kahramanıyla Paul Auster’ın Karanlıktaki Adam’ını; uyuduğunu sandığı zamanlarda aslında kontrolü ikinci kişiliğine bırakan, uykusuzluktan muzdarip anakarakteriyle Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü’nü; artık uykuya ihtiyaç duymayan başkarakteriyle Haruki Murakami’nin Uyku’sunu sayabiliriz. İnsanların büyük bölümünün hiç uyuyamadığı distopik bir dünyayı anlatan Uyuyamayanlar da bu kitapların Türkçedeki son örneği...

 

Karakterler bir yana, uykusuzluğu, yazarlara da sıklıkla musallat olan bir dert gibi de düşünebiliriz pekala. Örneğin The Guardian için 2014’te “Uykusuzluk ve Ben” başlıklı bir makale kaleme alan Palahniuk, Chelsea Cain’in yazarların meslek hayatlarına uykuya geçebilmek için kendilerine hikayeler anlatarak başladıklarına, zamanla bu hikayeleri detaylandırarak geliştirdiklerine ilişkin sözlerini aktarıyor; söz konusu Tolkien’ken bile kitapların uyuyabilecek kadar gevşeme çabasının bir sonucu, yani birer ninni sayılması gerektiğini öne sürüyordu. Uyku tutmayanlara kitap okumalarının önerilmesi de bu noktada bütünleyici bir bağlam sunuyor.


Uyuyamayanlar’ın yazarı Adrian Barnes da kanserle mücadele ettiği günlerde yolu uykusuzlukla sık sık kesişenlerden... Slate’e verdiği röportajda, uykusuzluğu kötü bir şey olarak algılamadığını anlatan Barnes, “Artık bütün evreni görebiliyorum, eski dünyayı kaybettim; ve bu çok güzel,” diyordu. Bu bakış açısının izini kitabında da sürmek mümkün. Uyuyamayan ve bir süre sonra aklını yitirmeye başlayan insanların değişen algıları, halüsinasyonları ve şiddet eğilimleriyle başkalaşan dünyanın eski kelimelerle tanımlanamadığını öne süren Barnes, başkarakterinin yazmakta olduğu “Nod” adlı etimoloji kitabı vasıtasıyla, bu dünyayı eskisinde yer bulamayarak unutulan kelimelerle tarif etmeye çalışıyor. Nod, “İncil’de Kabil’in Adem toprağından kovulduğunda yollandığı diyarın adı”; ayrıca kitabın özgün ismi de bu.

 

Senaristlerin ve yapımcıların ilgisini çokça çekecek tohumlar barındıran Uyuyamayanlar’ı sinemaya ya da televizyona uyarlanmadan önce mutlaka okuyun. Bu kitabı bitirdikten sonra –eğer hâlâ uykunuz gelmediyse– diğer “uykusuz” kitaplara da geçersiniz belki.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Muhammed Ali Üzen

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Doris Lessing, 1979-1983 yılları arasında yayımlanan ve beş kitaplık bir bilimkurgu serisi olan “Argos’taki Kanopus Arşivleri”nin ilk romanı Şikeste’de, sonsuz uzayın boşluğunda sürüklenen bir gezegenin tarihini ve o gezegenin üzerinde hüküm süren canlıların çıkış ve çöküş öyküsünü anlatıyor.

Suat Derviş, seçkin sınıfın ev içi hayatlarından toplumun yoksul tabakalarına kadar farklı grupları eserlerine yerleştirmiş bir yazar. Korku, gotik, aşk, toplumcu gerçekçi roman, hikaye gibi farklı temalarda ve türlerde eserler vermesinin yanı sıra uzun yıllar gazetecilik de yapmış, Nâzım Hikmet'in teşvikleriyle yazı dünyasına adım atmış bir yazarımız.

Bundan birkaç yıl önce özel bir üniversitede “Benliğim Ne Kadar Benden?” başlıklı bir nöropsikofelsefe sempozyumu olmuştu. (Burada öncelikle başlığın cazibesine kapıldığımı itiraf etmekte bir sakınca görmüyorum.) Psikanalist Bella Habip, “Psikanaliz Kuramları İçinde Benlik Kavramının Serüveni” başlıklı bir konferans vermişti.

Gülüzar, kız çocuklarının Türkiye’de sıkça rastlanan fakat göz ardı edilen benzer hikayelerinden biri aslında. Karakterindeki olağanlık, yaşadığı durumları alışılagelmiş kalıplara yerleştirse de, aslında belli başlı bir sorunun baş kahramanı olduğu gerçeğini okuyucunun yüzüne vuruyor.

Çok sevdiğiniz insanlar hakkında konuşması zordur. Sevginiz öyle bir taşar ki, kalbinizden yükselen heyecan dalgası nefesinizi keser. Kelimeler dilinizden dökülemez, dışarıdan bakana anlamsız gelecek birtakım jest ve mimiklere dönüşür. En azından benim için böyledir bu. Çok sevdiğiniz bu insan bir yazar ve siz de onun hakkında bir yazı kaleme alacaksanız durum pek fena.

 

Söyleşi

Serhat Tolga Yıkıcı ve Ayşegül Kirpiksiz ile söyleşi:


 “Wattpad genç okuru daha iyi anlamamıza imkan veriyor.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.