Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Uyuyamayanlar için bir ninni



Toplam oy: 27
Adrian Barnes // Çev. Algan Sezgintüredi
April Yayıncılık
Temel fiziksel ihtiyaçlar listesinin iki numarasına yerleşen uyku, edebiyatın ilgi alanına da bugüne dek defalarca girdi; Uyuyamayanlar bunun Türkçedeki son örneği...

Size bir insanın en temel fiziksel ihtiyaçlarını sorsam, tereddüt etmeksizin su ve yemek der, büyük olasılıkla da uykuyu unuturdunuz. Oysa hiç uyumayan bir insan uykusuzluğunun sekizinci gününde “uyku mahrumiyeti psikozuna” giriyor, yani aklını yitirmeye başlıyor; tümden çöküş ve ölüm için ise sadece otuz iki gün yetiyor. Üstelik hiç uyumamak insanın sürekli kendisi olması, kendisi olmaya bir an bile mola verememesi demek; ki bunu çekilmez bulmayacak bir kişi bile yoktur sanırım. Bu arada uykusuzluk çekmek ile hiç uyumamanın başka şeyler olduğunu da hatırlatmak isterim; çünkü uykusuzlar bile aslında biraz uyurlar.

 

Uyku –daha doğrusu uyku yokluğu– edebiyatın ilgi alanına da bugüne dek defalarca girdi. Her geçen gün biraz daha az uyuyarak, gerçeğin hayalden ayırt edilemediği bir dünyaya kayan başkarakteriyle Stephen King’in Uykusuzluk romanını; uykunun tutmadığı bir gecede çareyi kendisine hikayeler anlatmakta bulan kahramanıyla Paul Auster’ın Karanlıktaki Adam’ını; uyuduğunu sandığı zamanlarda aslında kontrolü ikinci kişiliğine bırakan, uykusuzluktan muzdarip anakarakteriyle Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü’nü; artık uykuya ihtiyaç duymayan başkarakteriyle Haruki Murakami’nin Uyku’sunu sayabiliriz. İnsanların büyük bölümünün hiç uyuyamadığı distopik bir dünyayı anlatan Uyuyamayanlar da bu kitapların Türkçedeki son örneği...

 

Karakterler bir yana, uykusuzluğu, yazarlara da sıklıkla musallat olan bir dert gibi de düşünebiliriz pekala. Örneğin The Guardian için 2014’te “Uykusuzluk ve Ben” başlıklı bir makale kaleme alan Palahniuk, Chelsea Cain’in yazarların meslek hayatlarına uykuya geçebilmek için kendilerine hikayeler anlatarak başladıklarına, zamanla bu hikayeleri detaylandırarak geliştirdiklerine ilişkin sözlerini aktarıyor; söz konusu Tolkien’ken bile kitapların uyuyabilecek kadar gevşeme çabasının bir sonucu, yani birer ninni sayılması gerektiğini öne sürüyordu. Uyku tutmayanlara kitap okumalarının önerilmesi de bu noktada bütünleyici bir bağlam sunuyor.


Uyuyamayanlar’ın yazarı Adrian Barnes da kanserle mücadele ettiği günlerde yolu uykusuzlukla sık sık kesişenlerden... Slate’e verdiği röportajda, uykusuzluğu kötü bir şey olarak algılamadığını anlatan Barnes, “Artık bütün evreni görebiliyorum, eski dünyayı kaybettim; ve bu çok güzel,” diyordu. Bu bakış açısının izini kitabında da sürmek mümkün. Uyuyamayan ve bir süre sonra aklını yitirmeye başlayan insanların değişen algıları, halüsinasyonları ve şiddet eğilimleriyle başkalaşan dünyanın eski kelimelerle tanımlanamadığını öne süren Barnes, başkarakterinin yazmakta olduğu “Nod” adlı etimoloji kitabı vasıtasıyla, bu dünyayı eskisinde yer bulamayarak unutulan kelimelerle tarif etmeye çalışıyor. Nod, “İncil’de Kabil’in Adem toprağından kovulduğunda yollandığı diyarın adı”; ayrıca kitabın özgün ismi de bu.

 

Senaristlerin ve yapımcıların ilgisini çokça çekecek tohumlar barındıran Uyuyamayanlar’ı sinemaya ya da televizyona uyarlanmadan önce mutlaka okuyun. Bu kitabı bitirdikten sonra –eğer hâlâ uykunuz gelmediyse– diğer “uykusuz” kitaplara da geçersiniz belki.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Muhammed Ali Üzen

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tokyo denince zihnimizde ışıltılı ve kalabalık bir kent canlanıyor canlanmasına ama son dönemde Japonya’dan gelen haberlere bakılırsa, aynı zamanda ülkenin yalnızlar başkenti Tokyo. Evlerine çekilen güruhla birlikte Tokyo’nun karanlıkta kalan yüzü de ortaya çıkıyor.

Siyah şemsiye, mavi ağaç, sarı yağmurluklu bisikletli adamlar, alan derinliği yüksek plan sekanslar dendiğinde nasıl gözlerimizin önüne anında Angelopoulos filmleri geliyorsa, bira içen yalnız adamlar, kargalar, rüyalar, yabancılaşmış taşra sıkıntıları dendiğinde de aklımızdan o saniye Cemil Kavukçu öyküleri geçer.

Sessiz Kalma’nın açılışı hızlı ve çarpıcı: Genç insanlar, akşamın ilerleyen saatlerinde birlikte eğlenmek ve dans etmek için bir partide buluşuyor. Birbiriyle flört edenler, kendini müziğin ritmine bırakanlar, sohbet edenler, ‘Ben neden buradayım?’ diye soranlar; kısacası partide herkes var. Gecenin ilerleyen saatlerinde partide kavga çıkıyor ve silahlar konuşuyor.

Yakın bir zaman önce yayımlanan Dönüş kitabı, Avustralya’nın en önemli yazarlarından kabul edilen Tim Winton’ın on yedi öyküsünden mürekkep.

Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonu her yıl kaç bandrol temin ettiklerini açıklıyor; yani basılan kitap sayısını… Gazetecilerin oldukça hoşuna giden bu bilgi her defasında haberleştirildiğinden, mutlaka denk gelmişsinizdir. Örneğin ilgili basın bülteni 2016’da Türkiye’de 404 milyondan, 2015’te 383 milyondan fazla kitabın yayımlandığını duyurmuştu.

Söyleşi

Tarkan Kaynar ile söyleşi:


"Hayvanlar her zaman ilacım olmuştur."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.