Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


Yankı Yazgan ile söyleşi


Yankı Yazgan ile söyleşi:

Edebiyat ve başka hayatlara bakabilmek

 

MEHMET ERKURT

 

Bir şeylerin “iyileştiriciliği”ne inanmaya ihtiyacımız, dört yandan akan verilere ulaşma hızımıza paralel biçimde, günden güne artıyor. Kimi fiziksel, kimi psikolojik öncelikli bir “iyi olma” algısıyla motive oluyor ya da farkında olmadan kaygımızı körüklüyoruz. Bazen de yalnızca “kötü/hasta olma” ihtimalinden kaçmaya çabalarken sürdürüyoruz arayışlarımızı. Bu hız ve arayış çağında, edebiyatın ve okumanın bize sunabilecekleri neler olabilir? Yaşananların Psikolojisi ve Biyolojisi, Düşe Kalka Büyümek, Bir Tatlı Telaş ve diğer pek çok kitabın yazarı, makale ve köşeyazılarından tanıdığımız, özellikle çocuk ve gençlik alanında uzman psikiyatr Yankı Yazgan’la “edebiyatın iyileştiriciği” dendiğinde aklımızda uyananlar üzerine konuştuk.

 

 

 

İsterseniz genelden başlayıp, önce dosya başlığını koyalım ortaya: Hem psikiyatrist, hem yazar hem de okur olarak, sizce edebiyatın insan için iyileştiriciliğinden söz edebilir miyiz?

Kimsenin bizi anlamadığını düşünüyoruz, başkaları da bizim onları anlamadığımızı… Başkalarını anlayabilmek, edebiyat karakterlerini anlamakla başlar. Kahramanlar ve anti-kahramanların düşünce ve duygu dünyasını kavramak, niyetlerini, yaşadıkları olaylara bakışlarını anlamak için gösterdiğimiz çabanın çok katmanlı bir etkisi var. Önce beyin aktivitesi düzeyinde bakalım; medial frontal alandaki kan akımının arttığını gösteren bulgular var. Bunun anlamı şu, kurgu okumak insan beyninde başka insanlarla ilgili bölgeleri net ve kesin bir şekilde aktifleştiriyor. Psikoterapiyle sağlanan etkinin eşdeğeri bir beyinsel değişiklik. Bu aktivite ruhsal düzeyde bir iyileşmeye yol açıyor mu, bunu söylemek için yeterince bilgi yok. İyileştirici olup olmadığını bilmesek de, ruhumuza iyi geldiğinden kuşku duymuyorum. Edebiyat okurları, kendilerinin ve başkalarının hayatlarına bakışlarında olumlu değişiklikler belirtiyorlar.

 

Akla aynı anda edebiyat dışı metinler de geliyor. Sözgelimi, kişisel gelişim kitapları. Kendini anlamak, iyi hissetmek gibi amaçlarla başvurulan bu kitaplar, büyük ve giderek daha da büyüyen bir pazarı oluşturuyor.

Kişisel gelişim kitaplarının önemli bölümü kişisel kanaatlerin ve bilim kaynaklarında yayımlanmış bulguların sadece kanaatleri destekleyenleriyle süslenmiş; bilimsel bir görüntü kazandırmak, kişisel deneyim ve kanaate pek hak etmediği nesnel ve genelleme zemini veriyor. Bu gözle bakınca, kişisel gelişim kitaplarının önemli bölümü kurgusal nitelikte. Ancak, bakış açısını zenginleştirici bilgi ve deneyimlerin paylaşıldığı birçok kişisel gelişim kitabı da var, bunların perspektif zenginleştirici etkisini yadsımayayım. Biyografileri de kişisel gelişim çerçevesinde görmek mümkün, anlatı ve örneklerle öğrenmeye yatkınlığımızın bir sonucu belki de…Örneğin, 2000 Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü’nü kazanan psikiyatr, araştırmacı Eric Kandel’ın In Search of Memory’si (Belleğin Peşinde) ya da Eric Hobsbawm’un Tuhaf Zamanlar’ı gibi.

 

Diğer bir tür de, çocuk edebiyatı. Çocuk edebiyatında pedagoji konusu, gerçekten sonu gelmeyen bir problematik. Metnin "çocuğa görelik"i bazen salt pedagojik duyarlılık olarak anlaşılıyor. Ebeveyn ve öğretmenler de bunu bir gereklilik gibi görebiliyorlar. Ama bu yaklaşımın, metnin edebi niteliğini düşürme, öykünün gerçeklikle ilişkisini kırma, anlatımın esnekliğini bozma riski her zaman var. Çocuklarla, ergenlerle, onların hayat öyküleriyle iç içesiniz. Onlara anlatılanlara karşı duruş ve tepkilerini düşündüğünüzde, sizce edebiyatın bu pedagojiye ne kadar ihtiyacı var?

Ruhsal mekanizmaların sağlıklı gelişimi çocukluk döneminin temel ihtiyaçlarından birisi. Çocuğa görelik bu mekanizmaları göz önüne almak olarak tanımlanırsa, anlatının çocuğa ulaşmasını sağlamak için önemli bir öğe. Örneğin, ölüm ve hayatın sonluluğu kavramlarını kavramak için yaşı henüz elverişli olmayan 8 yaşın altındaki bir çocuğun ölüm kavramının işlendiği bir metinden elde edecekleri sınırlı ya da kastedilenden farklı olabilir. Diğer yandan, çocuk adına hayal eden, çocuğun hayal edebilirliğini kontrol etmeye çalışan bir metnin edebi etkisi kadar, geliştirici etkisi de sınırlı kalabilir. Çocuk ve ergenin zihninde yeterli çabaya yol açmayan bir metnin, anlama/anlaşılma eksenindeki zihinsel/beyinsel aktiviteleri doğurmayacağını da düşünebiliriz.

 

“Bibliyoterapi” yöntemini, anlayış temelleri Antikçağ'a uzananmasına rağmen, özellikle son on yıldır daha fazla duyar olduk. Bu yöntemin öykü ile okuru buluşturma şekli, edebiyatla iyileşmeye iyi bir örnek midir? 

Hayatımızdan memnun değiliz, değişsin istiyoruz. Nasıl değişeceği hakkında ise pek fikrimiz yok. Hayatımızı değiştirecek şeyler arayışımızda kitaplara ihtiyacımız var; bu ihtiyaç bazen günümüzün süratiyle bir araya gelince, kitaptan beklentimizi çok yukarı çekebiliyor. Okuyarak kendimizi ve başkalarını anlamamızda bir anlamlı değişim sağlayabiliyor olmamız, bibliyoterapi çerçevesinde görülebilir.

 

Başkalarını anlamak diyoruz; peki kendi hayatına bu kadar boğulmuş bugünün insanının başka hayatlara, öykülere, anlatılara ilgisini, sabrını nasıl değerlendiriyorsunuz? İçinde bulunduğu çok kanallı iletişim ağı, üzerine çullanan eşzamanlı hız ve verim beklentisini düşününce…

Pek sabırlı olduğumuz söylenemez. Bir hikaye ya da roman karakterini anlamak için gereken çabanın zaman alması, bu çabadan uzak durmamıza ve bu çabayı gerektirmeyen derinliksiz, siyah-beyaz çizilmiş karakterlerin ve olay örgülerinin bulunduğu anlatılara yönelmemize yol açıyor.

 

Sosyal medya kullanımımız da kendi karakterimizi derinliksiz bir şekilde çizmeye itiyor galiba bizi. Başka öyküleri okumaktan çok "kendi öykümüzü yansıtma" stresi yarattı sanki hepimizde. Hayatımızı, anlatılabilir bir kurgu dahilinde naklen yayımlanmalıymış gibi yaşıyoruz. Bu bizim okuyucu, dinleyici, alımlayıcı oluşumuzu etkiliyor mu?

Kendini anlatma, yazı öncesindeki mağara duvarlarındaki çizgilerden başlayarak yolunu bulan bir “dürtü.” Márquez’in otobiyografisinin adına bakın: [Hikâyeyi] Anlatmak için Yaşamak. Yazarların da, yazmaya kalkışanların da ortak yanları, anlatacaklarının olması. Okunacak, dinlenecek nitelikte yazmak ise marifet. Twitter’da yazdıklarımızda bu marifeti göstermekten ziyade, hızlıca içimizdeki dökmek ön planda. Tamam, marifet iltifata tabidir, ancak iltifata erişmek için acele etmek, marifetin, becerinin gelişmesini önlüyor.

 

 

 




Toplam oy: 345

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.