“İçimden bir ateş geçti, öyle yazdım.” Aşağı yukarı bu sözleri kullanıyordu Latife Tekin ilk romanı ‘Sevgili Arsız Ölüm’le ilgili. Onun bu romanı daktilo başında kelimeler, cümleler ve harfler arasında hiç boşluk bırakmayarak, dosya kağıtlarını birbirine bantlayarak soluksuz yazdığını da zaten biliyoruz. Anlatmak için değil, keşfetmek için yazma düşüncesi üzerinde ne vakit dursam gözümün önüne kazınmış gibi belirir böyle bir yazar imgesi: Soluksuz yazan, içindeki ateşle yanan. Bu belki fazla idealize edilmiş hatta gereksiz sofistike görünen yazar imgesi altında gözlerim kişisel bir keşfin peşine düşmüş insanı arar. Keşif denen şey, uzun uzun durup düşünülecek değil, soluksuz içine dalınacak bir maceraysa eğer, edebi keşif de şüphesiz ömürlük olacaktır. Ateşsiz olmaz…
Yazarın içinden geçen ateş… Onun peşine ancak okur düşebilir elbet… Tutkuya karşı tutkuyu, arayışa karşı arayışı aynalayan okur. Edebiyat; bugün içinden geçtiğimiz roman çağında tuhaftır ki çok az tartışılagelen, üzerinde durulmayan, titizlenilmeyen gerçek edebiyat sözünü ettiğim… Anlatmak için yazmanın ise içine edebiyatın dışı, çok dışı da girebiliyor. Tüm türleri içine sindirmeyi başaran roman sanatı, tüm anlatma heveslerini de kucaklıyor, kapsıyor mucizevi bir şekilde. Onun bu açık gönüllülüğünden faydalanmaksa türlü popüler eğilimlere düşüyor tabii. Ondandır ki gerçek edebi kaygılarla var edilmiş romandan, roman düşüncesinden bunca sapışımız. Rotamız kaygan zemin.
Bir uygarlığın yazgısı olarak roman
Lukacs, romandan bir uygarlığın yazgısı olarak söz etmişti. Hal böyle olunca iyisiyle kötüsüyle her şeyi kapsayan roman düşüncesini sindirmek kalır geriye. Ama bu yazgıyı kabullenmemek de elimizdedir. Mesela Barthes, bu söze hiç kulak asmaz, “piyasa için üretimden doğmuş bireyci toplumdaki gündelik yaşamın yazınsal düzleme aktarılması olarak roman” tanımlaması da onu yıldırmaz. O, edebi olarak “dev roman”ın, “öbürleri gibi olmayan” romanın peşindedir. Neden biz de olmayalım?
Barthes’ın izinden gideceksek, edebi diyebileceğimiz bir romanın, gerçek edebiyat ürününün birincil kriteri bizi “Neden böyle? Neden böyle değil?” kuşkuculuğundan kurtarmış olmasıdır. “Gereklik” duygusu yaymalıdır. Barthes’a göre gereklik anlamı çoğaltan şeyin ta kendisidir çünkü. Dolayısıyla “keşfetmek ve anlatmak için yazmak” ikileminde düşünürün fikri oldukça nettir: Öykü hiç anlatılmamalıdır; öykü yalnızca yazılır!
Bu düşüncenin ayak izlerinde edebiyatın “bir tür büyük çare” olarak hissedilmesi duygusunu buluruz. Çarede ise şüphesiz aşkı; “aşkınlaşmış” aşkı… Keşfetmek dürtüsü de işte tam buradan geliyor olsa gerektir. İçinde aşk olmayan, aşkın tutkusu olmayan bir keşif düşünülemez zira. Ateşle yanan, ateşi soluksuz yazmaya çalışan yazar imgesi, klişelerinden arınır işte burada. Ve şimdi eleştirmen haklı olarak soracaktır: Bir çare olarak, bir tür ilaç olarak öyküye sarılmak, “dev romanı” yazmanın peşinde olmak, ideal değilse nedir o halde?
Anlatma arzusu, tek başına kaldığında ve keşif duygusunun önüne geçtiğinde, özellikle roman sanatı için, edebiyatı gölgeleyen bir perdeye dönüşüyor. Güncel edebiyatı takip eden hiçbir okurun gözünden kaçmayacak bir gölgeden söz ediyorum. Bu gölge ironik bir şekilde bunca bolluk arasında iyi edebiyatı, belki Barthes’ın dev romanını, soluksuz arayan bir okur imgesini yaratıyor ister istemez! Okur ideali mi, yazar ideali mi? Tüm yanıtlar büyük ihtimalle edebiyatın içinde bir yerlerde olmalı…
Yeni yorum gönder