V.S. Ramachandran, Hintli bir nörolog. İçine doğduğu doğu felsefesi ve Hindu gelenekleri çerçevesinde ona “benlik” kavramının bir yanılsama, bir tür peçe olduğunu öğretilmiş. Aldığı Batı kaynaklı bilimsel eğitim, yaptığı çalışmalar ve türlü çeşit deneyler ise yıllar sonra ona beklenenin aksine bu “yanılsama”nın gerçekliğini işaret eder olmuş. “Hem normal bireyler hem de beyinlerinin çeşitli bölümlerinde kalıcı hasar olan hastalarla yaptığım yoğun çalışmalardan öğrendiğim her şey, şu sarsıcı görüşe işaret etmektedir: Sadece bilgi parçalarından kendi gerçekliğinizi yaratırsınız, gördüğünüz şey dünyada var olan şeylerin güvenilir -fakat daima doğru olmayan- bir temsilidir.”
İçinde bulunduğumuz yüzyıl içerisinde bilim, binlerce yıldır mistisizm ve metafizik içinde demlenen o çok önemli soruyu yanıtlamaya çalışmak ve en büyük mücadelesine başlamak üzere: Benliğin doğası nedir? Ramachandran’ın bir bilim yazarı olan Sandra Blakeslee ile birlikte hazırladıkları çalışmanın adı “Beyindeki Hayaletler”. Benliğin doğasını kurcalarken insan beyninin bilimsel olarak derinliklerine inmeye çalıyor bu iki biliminsanı. Burada karşılaştıkları ve savaşmak zorunda kaldıkları en önemli şey ise hayaletler… Kopan uzuvların hayaletleri; yerinde yeller esen elini, kolunu, bacağını hisseden, hatta olmayan yerleri ağrıyan insanlar, sağ eli kendini boğmaya çalışırken sol eliyle buna mani olmaya çalışanlar, felç geçirdiği sadece gülümserken anlaşılan gizli felçliler… Hiçbiri deli değil, onlar belki çok uç örnekler ama kesinlikle beynimiz hakkında, bilincin doğası hakkında sağlıklı fikirler veriyorlar. En azından hayalet avcılar için…
Murat Gülsoy’un kriptomnezisi Elif Şafak’ınkiyle bir mi?
Beyindeki hayaletler demek, olmayan bir şeyi hayal etmek demek değil. Başka bir oluş şekli, başka bir algılayış demek. Algının sınırlarının genişliği karşısında şaşakalmak demek... Hayaletleri düşünürken uzun uzun, olmayan bir şeyi varsaymanın ve hatta buna göre yaşamanın gündelik yaşantılarımızla ne kadar örtüştüğünün, hatta gündelik yaşam dediğimiz şeyin tam da bu türden kişisel uydurmalarımız olduğunun bir kere daha ayırtına vardım. Ben bu konu üzerine tevekküle dalmışken Elif Şafak’ın intihal haberleri patlamıştı çoktan. Beynimdeki hayaletler bu iki konuyu hemen birleştirmediler ama beklenmedik bir şekilde Murat Gülsoy’un hayaletlerini anımsayınca iş değişti.
Murat Gülsoy, bundan tam üç ay önce intihal üzerine çok güzel bir yazı kaleme almıştı SabitFikir’de. (Bakınız, 10.05.11 tarihli, “Bilmeden Çalmak” başlıklı yazı.) Bir yazar olarak aklına şahane bir hikaye fikrinin geldiğini, oturup ince ince notlar alarak hikayenin çatısını çıkardığını anlatır bu yazısında Gülsoy. Ancak üzerinden biraz zaman geçip yazmak için kolları sıvayacağı sırada, fikrinin bir yerlerden fena halde tanıdık geldiğini fark eder aniden. Kendi şahane fikri zannettiği şeyin bir Paul Auster romanının özetinden başka bir şey olmadığını anlar o anda! Olayı biraz kurcalayınca bunun yaratıcı çalışmalarla uğraşanların, özellikle de yazarların sıklıkla başına gelen bir dert olduğunu öğrenir. Teşhis: Kriptomnezi’dir. Beyindeki yanılsama hayaletleri iş başındadır. İyi bir şeyler yaratmak isteyen yazar, bilinçaltındaki mağaraya girer ve iyi bir hikaye çıkarır. Tek sorun bilinçaltının bu hikayeyi daha önce başka bir yerde okuduğunu yazara söylememesidir…
Gülsoy, olayı önceden fark ederek küçük çaplı bir skandaldan kurtulmuştur. Burada derin bir oh çekeriz. Ancak intihal iddialarıyla sarsılan Şafak için her halükarda durum aynı değil. Elif Şafak, intihal etmemiş (Türkçesi : aşırma), sadece bir yazar hastalığı olan kriptomneziye yakalanmış olabilir iyi niyetli bir yaklaşımla. Tek sorun Zadie Smith gibi Türk okurlarınca da çok okunan çok sevilen bir yazarın, belki de en önemli çalışmasıyla bunca benzerliği şimdiye kadar kimsenin fark etmemiş olması. Ne yazarın kendisi ne editörü ne de yayıncısı… Toplu kriptomnezi…
Burada yeniden Gülsoy’a dönmek ve ona katılmak istiyorum. “Bir eser, sadece hikayesine, yazarın üslubuna ya da anlatım tekniğine indirgenemez.” Edebiyat bunların aynı anda hepsinden ve daha pek çok bileşenden oluşur. Esinlenmekle aşırmak arasındaki çizgi ise ne yaparsak yapalım zaten hep muğlak kalacak, hep tartışılacaktır... Şafak’ın bütün bu düşünceler ve hayaletler ekseninde tek ama çok önemli bir eksiği kalıyor geriye. Yapıtlarının edebi eser sınıfında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği sorusu. Benim beynimdeki yanılsama hayaletleri değerlendirilemezler diyor. Acaba kim kimi kandırıyor?
Yeni yorum gönder